ZENGİNİN YANINDA SUSMAYI ÖĞRENMEK.

Kimi dostlara göre aykırı sözler edeceğim yine. Bazı adamların canını sıkacak sözler. Ama yemin ederim hiçbir art niyet taşımıyorum bunları böyle derken. Ve kimseyle bir alıp veremediğim de yok. Sadece sorular çoğaltıyorum içimde. Bazı zamanlarda dediğim gibi sizde sorular çoğaltın kendi içinizde. Kendinize sorularınızı olsun. Hatta kavgalarınız olsun kendinize. Cevabını alamadığınız soruların “cevabını” bir başka kardeşinizden ve dostunuzdan öğrenmeye çalışın. Öğrenmek ve bilmek adına yorun kendinizi “ve asla” aramaktan vazgeçmeyin gerçekleri. Vazgeçmeyin daha doğru şeyleri öğrenme sevdasından.

Nereye mi gelmek istiyoruz?

Der ki İslam “sizin içinizde en hayırlınız takvaca en üstün olanınızdır” yani insanlar içinde üstün olma hali  “Allah’a yakın” olmakla tarif edilir. Kime der bunu İslam? Ben iman ettim ve ben din olarak İslam’ı seçtim diyen herkese. Kısacası İslam’a göre bir insanın üstün olması hali  “servetinin çokluğu parasının malının mülkünün çokluğu değil” hatta bulunduğu yüksek makamlar, elinde bulundurduğu güç değil “yalnızca” takvasıdır. Allah’a yakın olma halidir. İslam’ı bir bütün halinde yaşama ve hayatının ortasında bulundurma halidir. Sanıyorum buna bir itirazı olan olmayacaktır. Ne dersiniz? Yoksa yanlış bir tarif içinde miyiz yoksa?

Ve İslam’ın bu anlayışıdır ki “insanları her daim Allah’a ait  mekanlarda eşitler” İnsanların topluluk halinde bulunmak durumunda oldukları alanlarda “her daim” yan yana olmasını sağlar. Öndeki safta bulunan ile arkadaki safta bulunanın bir ayrıcalığı yoktur İslam’a göre. İslam insan olmanın kurallarına uymayı ister, Müslümanın demenin de şartlarına uymayı söylerken herkese. Ve bunu söylerken “asla” zengin yoksul ayırımı yapmaz. Ve hiç kimseye zenginliğinden servetinden şöhretinden, makamından dolayı bir ayrıcalık sağlanacağını da söylemez. Yani oralarda hiç kimsenin “ben başkalarından daha üstünüm daha zenginim ve servet sahibi bir adamım” sizinle aynı sırada duramam deme hakkına sahip değildir.

Hani Allah’ın Nebisine müşrikler demişlerdi ya. Şimdi biz Mekke’nin bu yoksul, bu ayakları çıplak, bu evsiz libasları yırtık kişilerle aynı muameleyi mi göreceğiz “senin dinin yanında” diye sormuşlardı ya. Ve Hazreti Muhammed de “evet öyle olacak” demişti ya. Bir daha anlamaya çalışırsak, inanıp iman ettiğimizi söylediğimiz din “yani İslam” zenginlere servet ve güç sahiplerine ayrı  ve de farklı bir sıtatü sağlamaz.

Ondandır camilerde, ve mescitlerde namazlarda eşitlenir insan. Hacda Kabe’de tavaf  da eşitlenir. Herkes aynı olmak durumundadır. Aynı giysileri giymek durumundadır insan hacda. Yani kendini Allah’a en yakın hissettiği zamanlarda. Ben başka insanlar gibi olmayacağım, onların giydiğini giymeyeceğim, onlar ile yan yana deme şansı yok hiçbir servet ve  makam sahibinin, güç sahibinin. Öyle düşünenleri kendi sınırlarından dışarıya atar  İslam.

Ya şimdi bizler ne yapıyoruz? Ne yapıyoruz serveti ve servet sahiplerini kutsamakla, onlara büyük itaatlar etmekle. Sahi onların “sırf zengin oluşlarından dolayı dinlemek” o serveti kutsamak değil midir? Onun gücünü kutsamak değil midir? Ya da makam sahiplerin makamlarını?

Mesela bir toplumda “bir zengin veya servet sahibi konuşurken” vahiy dinler gibi dinlemenin bir gerekçesi var mıdır onun servetini kutsamanın “o kişiye” sen çok değerlisin, sen herkesten fazla değerlisin, sen bütün yoksullardan, bütün fakirlerden çok daha fazla daha değerlisin demek değil de nedir.

Var mıdır İslam da “zengin insanlara” zenginliklerinden dolayı saygı ve hürmet gösterin, ve onlar konuşurken sizler asla konuşmayın diye bir emir?

Sakın bütün bunları birilerinin servetini yargılamak için yazıp söylediğimiz sanılmasın. Bu gün düştüğümüz acı halimizi tahlil etmek adına söyleniyor söylenenler.

Eğer adam kişi “hem servet sahibi, hem de bu serveti Allah adına kullanansa, ve hayatının her alanı İslam’ın emir ve yasaklarıyla doluysa” yani tarif edilen takva üzere  ise “elbette” o hak ettiği yeri alacaktır ümmetin yüreğinde, ve almalıdır da.

İnkar etmeye ve değişik bahanelere sığınmaya gerek yok.

Bu gün İslam ümmeti “zenginlerin, servet sahiplerinin, para sahiplerinin, makam sahiplerinin, din baronlarının “söylediği her şeyi dinlemeyi, onların her sözünün doğru olduğunu kabullenmeyi,ve onların karşısında susmayı, ve onları birer vahiy anlatıcı gibi kabul etmeyi yaşamlarının bir parçası haline getirmişlerdir. Bundandır aynı dine inanan, aynı kitaba inan insanların “bir kısmı alabildiğine” yoksulluk ve sefalet içindeyken, başka bir kısmı servetler paralar içinde yüzmekteler. Kimsenin malının hesabını sorucu değiliz. Ama diyoruz ki “bu anlayış” İslam’ın onayladığı bir anlayış değildir. Ne dersiniz?

Oysa bu konuda söylenecek o kadar çok söz var ki.

Mehmet  KAYA