İnsan kedine “yazıklar olsun der mi?” ben dedim, hem de yüreğimden dedim. Geçtiğimiz Cuma günü “yazıklar olsun” dedim kendime. Kendimi ayıpladım, kendime kızdım, kendimle kavga ettim, ve kendime “sen ne biçim bir adamsın, ne biçim bir Müslümansın?” dedim. Ve bunu dedim diye asala üzüntü duymadım, ve gün boyu hesaplaştım kendimle, saatlerce kavga ettim. Bir daha-bir daha sordum kendime “sen nasıl bir insansın, sen nasıl bir Müslümansın böyle?” diye.
Anlatayım: Hani günlerdir “kimi yazılarımda” başka- başka şehirlerde olduğumu söyledim durdum ya. Sanki çok özel bir şey yapıyormuşum gibi “Suriyeli kardeşlerin” çok fazla olduğu şehirlerde onların yanında olduğumu deyip durdum ya. Buralarda ne yaptığım, ne ettiğim çok önemli değil. Hem söylesem ne olacak, söylemesem ne olacak? Sağımız solumuz acı dolu, sağımız solumuz çaresiz insanlar ile dolu, hem de kardeşlerimiz dediğimiz insanlarla. Sağımız solumuz ve yaşadığımız şehirler sürgün edilmiş babalar, sürgün edilmiş anneler ile dolu. Ve her biri Muhammed Mustafa’nın ümmeti olan.
Hani söz de biz O Muhammedi çok seviyoruz ya, hani biz Mekke’nin fethini kutlayıp duruyoruz ya. İşte bu günlerde “ülkemizin bir çok şehrinde” Muhammed Mustafa’nın ümmeti olan insanlar sefalet içinde, hem de bizlerden bir çoğu büyük varlıklar ve israf içinde yaşarken. Evet bizim gibi beş vakit namaz kılan, ve yönünü Kabe’ye “yani Mekke ye” dönen insanların bir çoğu, aslında milyonlarcası “yaşadığımız şehirlerde” en kötü koşularda hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar, pisi pisine gelen ölümlere direnmeye çalışıyorlar. Çocuklarına umut aşılamaya, onları ayakta tutmaya çalışıyorlar. Ne mi demek istedim? Bir şey dediğim yok, fakat manzara bu demekten de geri durmak istemiyorum, hepsi bu.
Bu kış günlerinde, bu soğuk günlerde “bizler evlerimizde keyif çatarken, çayımızı kahvemizi yudumlarken, eşlerimizle yatarken” bizden olan bazı insanlar, bizim gibi inanan, bizim gibi iman eden, yönünü bizim gibi kıbleye dönen “milyonlarca mümin” ne halde yaşıyorlar bunu bilelim istedim. Bunları hatırlayalım istiyorum. Yoksa bazılarının arkamdan dediği gibi “sen de mi?” bana yoksulluk edebiyatı yapıyorsun diyorsun aziz kardeşim? Canın sağ olsun senin, canın sağ olsun, daha ne diyebilirim ki zaten?
İşte yine bu şehirlerden birindeyim. Yüz binlerce muhacirin yerleştirildiği veya yaşadığı bir şehirde. Ve günlerden Cuma, yani yılbaşından bir gün sonra, tarih 1 ocak 2016.
Hava buz kesmiş bir vaziyette, zaman zaman kar yağıyor. Yağan kar değil, buz sanki. Cuma namazı için bir camideyim. O gün tatil olduğu için cami tıklım- tıklım dolu ne güzel. Ne güzel Müslümanlar yan-yana omuz omuza. Ve onlarca Suriyeli çocuk cami avlusunda. Onlarca genç kadın cami avlusunda “bir çocuğunun” bebesi kucağında. Halleri içler acısı, çocukların çoğunun ayağında terlik var, kadınlar da öyle. Eskimiş yazlık kıyafet çoğunun üstünde.
Cami çıkışı bir ses yığını kaplıyor, öğrendikleri Türkçeleriyle bir ekmek parası diyor her biri. Bir ekmek parası amca, bir ekmek parası abi.
Ve ben herkesin yaptığını yaptım o gün. Herkes gibi cebimdeki bozuk paraları birkaç çocuğa verip uzaklaştım. Dağıttım dediğime bakmayın vermişsem üç beş çocuğa verebilmişimdir ne bileyim. Ne halt ettim de “öyle yaptım” bilmiyorum. Bilmiyorum cebimde daha çok çocuğa para vermek varken öyle ayrıldım. Ve sonra, sonra insanlığımın azaldığını anladım, merhametimin azaldığını anladım, kalbimin küçüldüğünü anladım, ve o gün ben çok utandım kendimden.
Ama Rabbim şahit “camiden metrelerce uzaklaşıncaya kadar” boyun atkımı bağlayamadım boynuma. Gözümün önünde üşüyen o küçük kız çocukları düştü aklıma, bir daha, bir daha utandım. Ve sonra “acaba dedim” acaba camiden çıkan kaç kişi, kaç Müslüman “boyun atkılarını, veya başka bir giyeceğini” bu çocuklardan birine, bu kadınlardan birine vermeyi akıl etmiştir? Kaç kişi “bir çocuk üşümesin diye” boyun atkısını o çocuklardan birine vermiştir diye düşündüm. Acaba bu adamlardan biri ceketini çıkartıp o kadınlardan birine vermiş midir? Zira iman ettiğimiz din bunun böyle olmasını söylüyordu. Allah’ın elçisi Hazreti Muhammed “kaç kezler” sırtındaki cübbesini abasını birilerine vermişti diye düşündüm de umutlandım iştei
Ve sonra-sonra “yazıklar olsun sana dedim” kendime yazıklar olsun. Kendi yapmadığın şeyi “neden ve nasıl başkalarından isteyebiliyorsun?” bu ne iştir dedim, bu ne bencilliktir dedim. Madem vermek gerekti de “sen neden vermedin, sen neden o çocuğun birinin üşümesini önlemeye çalışmadın?” dedim kendime. Demek bir boyun bağına kıyamadın dedim kendime. Demek kendini düşündün, kendin üşümeyesin istedin, ve bir an olsun unuttun o çocukların “o sokaklarda, o karlar altında, o soğukta nasıl üşüdüklerini” yazıklar olsun sana dedim kendime.
Neyse uzun etmeyelim. Bir daha anladım ki “kendi yapmadığı bir şeyi başkaları yapsın” diye düşünmemeli insan. Yapılacak bir şeyi önce kendi yapmalı, önce kendi fedakarlık etmeli, önce kendi vermeli. Ve önce kendini hesaba çekmeli. Evet bir ocak 2016 bir Cuma günü kendimi hesaba çektim. Kendime “sana yazıklar olsun” dedim. Üşüyen çocukları galiye almadığım, ve onlardan birine olsun “boynumda taşıdığım boyun bağımı” vermediğim için. Selam derdi olanlara, selam üşüyenlerin yanında olanlara.
Mehmet KAYA