Geçmişe dair okuduğumuz bütün kitaplar, kendi tarihimizin bize taşıdıkları, kendi öykülerimiz kendi masallarımız, ve yine kendi şiirlerimiz “her biri bize” daima iyi adamlardan söz ettiler, büyük dedelerimiz iyi adamlardı, ve büyük annelerimiz iyi kadınlardı bize anlatıldığına göre, ve de tarihimizden bildiğimize ve anladığımıza göre.
Bu iyi adamların, iyi kadınların masalları öyküleri anlatıldı bize uzun kış gecelerinde. Onların iyi hallerini, iyi davranışlarını, insani tavırlarını aktardılar bize yine büyüklerimiz. Allah biliyor “biz” bunlar ile hep onur duyduk, gurur duyduk, sevindik “dedelerimiz ninelerimiz” iyi insanlarmış diye. Sevindik, biz o iyi insanların torunlarıyız diye, neden bu kadar sevinmişsek? Belki de bir gün böyle karanlıkta kalacağımızı, darmadağın olacağımızı tahmin etmiştik de, bundan pay çıkarmıştık tarihten kendimize.
Evet “içinde iyilik olan, içinde insanlık olan, içinde kardeşlik olan, merhamet olan, içinde paylaşma olan, yine içinde ahlak, ve haya olan utanma duygusu olan” masallar ile büyüdük her birimiz. İyi öyküsü olan aşklara hep hayran kaldık kime ait olduğuna bakmadan. Bundandır çok sevdik Karacaoğlan’ı, Emrah’ı çok sevdik, hele daha çok sevdik Leyla ile Mecnun’u. Kızlarımız Leyla olmak, oğullarımız Mecnun olmak “onlar gibi samimi olmak” istediler, çoğu zamanlar.
Ve adamlarımız, iyi adamların izinden gitmeye çalıştılar, kadınlarımız iyi kadınların. Bundandır “en çok Hazreti Ebu-Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, ve Hazreti Hatice, Hazreti Ayşe, Hazreti Fatıma anlatılırdı cami kürsülerinde konuşmacılar tarafından. Hazreti Meryem anlatılırdı çoğu zamanlar.
Ve “yine çoğu adamlarımız” Ebu-Zer gibi olmayı denediler, onun gibi yaşamak, onun gibi düşünmek ve onun gibi hakkı söylemek istediler kimi zamanlar. Ve kısa zaman da olsa, taklit edenler, onun gibi söz edenlerde oldu kimi zamanlar da.
Ve sonra yeni bir çağ geldi. Yani içinde yaşadığımız çağ. Bu çağla birlikte yeni adamlar yeni kadınlar çıktılar ortaya, Medeniyet dediler, Modern dünya dediler, özgürlük dediler, Avrupalı olmaktan söz ettiler, kadın sokakta olmalı dediler “ve bir de” dünyanın çok önemli olduğunu söylediler her birimize, ve biz onları dinleyenler, onları dost edinenler olduk.
Dine karşı çıktılar, ezanlardan rahatsız oldular, ahlaktan söz etmeyi gericilik diye tarif ettiler. Ve sonra herkes “kendi ayağı” üstünde durmalı dediler “varsın nasıl durursa dursun” dediler, yasal hale getirdiler kadın pazarlamayı. Genel evleri “önemli ihtiyaç” dediler, ve bir gün içimizden kimileri de onların ettiği sözü eder oldular. Ve bir kazan suya “bir damla kan düşse içilmez diyenler” genelev gelirleri ile imamların maaşını ödediler, ve buna isyan eden “bir tek imam bile” görmedi duymadı bu ülke. Nasıl Müslümanlarız ama?
Ve bu kişiler, önce evlerimizi kendi evlerine benzettiler, ve sonra bizi kendilerine. Nasıl yaptılarsa dünyayı sevdirdiler önce bize, ve sonra eşyayı. Nasıl olduysa biz de onları dinledik “şimdilerde” birer eşya deposu evlerimiz.
Evet, bir gün öyle bir çağ geldi ki, iman ettik dediğimiz halde Müslüman olamadık. Ve Allah’ın sözlerinin yerine “yeni söz eden” adamların sözlerini önemsedik. Ve biz bu yeni çağda “yalnız” kendimizi sevdik. Her şeyi kendimizin bildiğini sandık, ve umurumuzda olmadı yeryüzün aç insanları, ya da sokağımızın insanları. Zira biz bu yeni çağda insana dair bütün değerleri kaybettik, kardeşliği kaybettik, akrabalığı kaybettik, ve İslam yalnız dilimizde şimdilerde, ve asla kalbimize yuva yapamadı.
İşte bundandır “ben bu yeni çağı” hiç sevmedim be kardeş. Yeni çağın evlerini de, bu çağ üstüne söz eden kişileri de.
Mehmet KAYA