Evet, bu günde seninle konuşalım imam kardeş, bu günde seninle dertleşelim ülkemiz üstüne, ülkemizin insanı üstüne. Mesela yoksullar üstüne, aç yatağa giren çocuklar üstüne, işsiz babalar üstüne, kocalarından “her gün” dayak yiyen kadınlar üstüne, ne dersin?
Benim sana sorularım olsun, istiyorsan senin de bana. Mesela benim sana şöyle bir soru sorduğumu düşün ilk önce, ve anlayışla karşıla beni bu soruyu sorduğum için. Diyorum ki sana “şimdi sen imam kardeşim!” sen, gerçekten bu ülkenin derdiyle, bu ümmetin derdiyle, sokağında yaşayan yoksulların derdiyle, sahipsiz ve kimsesiz insanların derdiyle, yaşlı kadınların derdiyle “ne kadar” ilgilisin, bunları ne kadar dert ediniyorsun kendine, veya ne kadar sorumlu hissediyorsun, ve ya bunlardan “bana ne mi” diyorsun, çoğu arkadaşınızın yaptığı gibi?
Haberin var mı sokağında kaç yoksul yaşıyor, kaç çocuk aç sabahlıyor, kaç baba işsiz, ve kaç kadın ekmek parasının bahane ederek orospuluk yapıyor, ya da yapmak zorunda kalıyor? Hiç bilgi sahibi misin? Bilgi sahibi misin kaç baba “evine ekmek götüremediği için” utancından sokağa çıkmıyor, çocuklarının eşinin yüzüne bakamıyor? Ve sahi sen kendini bunlardan sorumlu hissediyor musun, yoksa bunlardan “bana ne kardeşim mi” diyorsun?
Veya yine bana “kusura bakma kardeş” ben yalnız kıldırdığım namazı bilir, okuduğum hutbeyi bilir “ ötesine aldırmam mı” diyorsun, yine çoğu arkadaşın yaptığı gibi? Eğer kendini “sadece” namaz kıldırmaktan, Cuma günleri hutbe okumaktan “sorumlu hissediyorsan” ve sadece benim görevim bunlar diyorsan “işte benim” bu demelerine, bu hizmet anlayışına itirazım var, hem de çok fazla itirazım var.
Bilirsen eğer “sen sıradan bir devlet memuru değilsin” ve aslında devlet memuru değilsin, bu ümmetin gönlünde. İşte bizi bu yazıyı yazmaya sevk eden, ve sana bu soruları sormamıza neden olan “bu görevi” devlet memurluğuna indiren anlayıştır. Ben namazımı kıldırırım hutbemi okurum, camimi açar kaparım diyen zavallı, ve asla mümin olmayan anlayış sahiplerinedir sözlerimiz, umarım anlamışsındır meramımı. Ama ne edelim “bu arkadaşların” sayısı çok fazla şimdi bu ülkenin şehirlerinde köylerinde.
Ve bu anlayış “ümmetin var olan yaralarını büyüten” bir anlayıştır, kim nasıl itiraz ederse etsin, sözlerimize. Ve bize göre bu anlayış sahipleri “bunlar kimlerse” asla bu görevi hak etmiyorlar, hak etmiyorlar minbere çıkıp “ey cemaat” demeyi ahaliye. Zira kendilerinin öğüde ihtiyacı olanların “başkalarına öğüt vermeye yeltenmeleri” haddini bilmemek kendini bilmemektir sadece, ve de cehaletin edepsizleşmesidir.
Aslında biliyor musun “o kadar çok itirazım var ki” senin üstüne, bu işi yapan adamlar üstüne. Mesela resmi yasaların buyruğu ile sen minberde insanlara “bir şeyler söylerken, hutbe okurken, nasihat ederken “doğru olun” derken ahaliye, veya bir birinize yardım edin derken” Rabbim şahit ki “dostum” samimiyetine ve söylediklerini kendinin yaptığına çok inanmıyorum, yanılıyorsam hakkını hela et.
Zira senin hutbe okuduğun o cemaatin içinde “seni bin defa okutacak” adamların varlığını biliyorum. Ve yine biliyorum İslam’ın “İslam milletine” eğer içinizden biri size namaz kıldıracaksa, veya hutbe okuyacaksa, imam olacak vaaz verecekse, sizi hakka çağıracaksa” onlar sizin en bilginleriniz, en ahlaklı ve en takva sahibi, ihlas sahibi olanlarınız” olsun dediğini. Ama yazıp söylemek durumundayım “şimdi” bu kuralında içine etti birileri, ve yazık ettiler bu millete, bu ümmete.
Sahi sen imam kardeş “sen” minberde hutbe okurken “bu şartlar aklına geliyor mu?” ya da bu konuda ne düşünüyorsun mesela? Elbette resmi sistemin koyduğu kurallar var “bilmiyor” değilim “ama diyorum ki” buna uymak zorunda olmasak bile “bu konuda bir sıkıntımız, bir derdimiz” olması gerekmez mi? Şimdi sende biliyorsun “sistemin uygulamaları” çoğu kardeşin işine geliyor, ve umurlarında değil “ümmetin” her gün biraz daha karanlığa, ve karmaşaya sürüklenmesi, yanılıyor muyum? Ya da ben mi yanlış şeyler düşünüyorum sence, bu konular üstüne?
Yine sende biliyorsun bir merkezden hazırlanan hutbeleri okuyan “çoğu arkadaşların” bu hutbenin ne dediği konusunda bir dertlerinin olmadığını, ve namazdan sonra bütün sözlerin rafa kalktığını, onlar içinde bir anlam taşımadığını.
Mesela ben şimdiye kadar “Kuran yazısı ile” hutbe okuyan bir imam görmedim, oysa çok görmek istedim. Birilerinin bu hassasiyeti bilmesini ve uygulamasını isterdim, onların arkasında namaz kılanlardan biri olarak. Bundan da anlıyoruz ki “ekseriyet çoğunluk” Kuran yazısı yazamıyor, hatta okuyamıyor, ve böyle bir gayreti de yok. Eğer yazabilseydi okuyabilseydi “Cuma günü” yüzerce insanın önüne eline aldığı latince harfler ile yazılmış hutbeyi okumazdı, göstere göstere.
Yani diyorum ki, o latince yazılan hutbeyi “en azından bire bir Kuran yazısıyla yeniden yazar” ve onu okurdu kitaba saygısı varsa. Muradı dini anlatmak İslam’ı anlatmaksa. Yani demek istiyorum ki “müthiş” bir sorumsuzluk, ve saygısızlık örneği sergileniyor şimdi ki zamanda, hem ahaliye, hem de dinin kendine. Siz kabul etmeseniz de “ülke insanın yarısının” asgari ücretle çalıştığı bir zamanda devlet denen kurum sizi epeyce koruyup kollamakta, ve sizi sahiplenmekte, doğru değil mi? Bari bunun bilincinde olarak biraz daha sorumlu olmanın hesabı içinde olunmalı değil mi bu arkadaşların. Daha güzel işler yapmalı değil mi sizce? Mesela “bilmeli değil mi” mahallesinde kaç insan aç ve yoksul? Bilmeli değil mi “kaç yetim var” sokağında? Neyse bu işler uzun ve dertli, ve de belalı mesele. Kitabı “yalnız” namaz kılmaya has kılanların “fazlaca” yapabilecekleri bir şey yok. Ve bir daha anladık ki “insanlar dünyaya yenildiler, ve en çok da” kendini din görevlisi sanan arkadaşlar yenildiler içinde bulunduğumuz çağda.
Mehmet KAYA