Ne olur bana “sen bu yazdıklarınla bu sözlerinle” ne yapıyorsun, ne demek istiyorsun?” demeyin. Derseniz de kırılacak değilim kardeşliğimiz öncelik taşır her daim. Bir birimizi anlamakta zorlanıyoruz çoğu kereler, kimi kereler de anlamak istemiyoruz nedense, bunu da bilenlerdenim. Keşke ümmet kardeş olmayı, kardeşler gibi yaşamayı becerebilseydi. Ne yapalım beceremedik işte “ve şimdi” darmadağınık bir haldeyiz yeryüzünde.
Kimimiz sürgün yemiş kimimiz savaş artığı insanlarız, kimimi fırtınaya tutulmuşuz yollarda. Kollarımızı kanatlarımızı kırmışlar, ve biz hiç bir şey olmamış gibi, kandırıp duruyoruz kendimizi. Ama unutmayalım “her yanı kirletilmiş, her yanından kan kokusu gelen bu dünyanın” çirkin oyuncularından olmamak için direnmemiz gerek. Direnmemiz gerek karanlıklara, zalimlere direnmemiz gerek, haksızlıklara haksızlık yapanlara direnmemiz gerek, ama İslam’ca.
Hazreti Muhammed’in direndiği gibi “kimseye” zarar vermeden kırıp dökmeden. Hazreti Muhammed’e dendiği gibi “düşmanlarımız bile” bu adam emin adamdır demeli bize. Müslümana emin olmak yakışır her daim her şartta, dünyanın neresinde ve hangi şartlarda yaşıyor olursa olsun.
Ve bu savaş günlerinde, bu sürgün günlerinde, biz öyle yapmaya çalışıyoruz. Kimsenin canını acıtmadan söylemek istiyoruz, söylenmesi gerekenleri, yapmaya çalıştığımız bu. Bundandır bazı kereler yüreğimizden derin ve acı sesler çıkması. Bundandır kimi kereler “ey Müslümanlar ne oluyor?” bize diye sorup durmamız. Sahi ne oluyor bize, bu sokaklar bize mi ait? Bize aitse neden bu kadar kirli, neden bu kadar günah kokuyor. Evlerimiz neden “daha çok” müşriklerin evine benziyor, ve neden bu kadar eşyanın esiri ve kölesi olduk, bunu kendimize hiç sormayacak mıyız?
Zaman siyasilerin saçma hallerine, saçma düşüncelerine, saçma fikirlerine sözlerine takılıp kalma zamanı değil. Hem unutmayalım bu gün “bu ülke bu kadar açmazın içindeyse, akıl almaz şeyler oluyorsa ülkede” bir yanı hep karanlık duruyorsa “bu siyaset adamlarının eseridir” bu manzara “kimse alınıp gücenmesin” sözlerimize.
Mesela sayın Devlet Bahçelinin “bu günlerdeki tavrını” anlayan biri var mı? Ya da izahı var mı bu duruşun? Adam herkese “bütün MHP camiasına” ben sizin tanrınız yerine biriyim, ve ben ne dersem “o olacak” demek istemiyor mu son sözleriyle? Haydi biri sesini çıkarsın bakalım çıkarabilecek mi? Artık bu işler öyle uzaktan “çelen diplerinden” konuşmakla olacak işler değil. Anlayacağımız bu gün siyasi partilerin her biri, bir mezhep gibi çalışıyor, ve liderleri de mezhep imamları gibi davranıyorlar seçmenlerine.
Ondan derim “biz kendimizi bu işlerden uzak tutmaya çalışalım diye. Bizim yapacak çok daha soylu işlerimiz var diye. Zira bizim ne yapmamız gerektiğini, nasıl yapmamız gerektiğini söyleyen bizim Rabbimiz. Rabbimizin sözüne kulak vermezsek “nasıl” Müslüman kalabiliriz?
Ve böyle zamanlarda “varsın kim ne derse desin” aramıza binlerce nifak ta sokulsa, kavga etmemiz de istense unutmayalım “biz kardeşleriz” yeryüzünde.
Kardeşler olmak zorundayız, başkaca çıkış yolumuz yok, kurtuluş yolumuz da. Ve yine kim ne derse desin, dünyaya tekrar “bir iyilik mevsimi gelecekse bir gün” bu iyilik mevsiminin taşıyıcıları, mimarları inşa edenleri, ve hizmetçileri biz olacağız “yani Müslümanlar” olacak, umudumuzu kavi tutalım. Ve bu iyilik mevsiminde bir birimizi tanımak için şimdiden tanımamız gerek.
Eğer “kendimizi Müslümanlardan sanıyorsak” kendimizi Müslümanca hazırlamamız gerek o günlere. Müslümanca bir hayatımız, Müslümanca bir yolumuz olmalı. Ve bütün davranışlarımız “Müslümanca olmalı” başka insanlara. Hatta bütün canlılara, ağaçlara kuşlara dağlara taşlara. Biz yakıp yıkanlardan yeryüzünü tarumar edenlerden değil, imar edenlerden olmak için çalışmalıyız, azimle bıkmadan usanmadan.
Ve asla unutmamalıyız Hazreti Muhammed’in “kıyametin kopmasına bir saat bile kalsa elinizdeki fidanı toprağa dikin” demesinin arkasında ne olduğunu, içinde ne hikmetler barındırdığını. Başka da bir çıkış yolumuz yok zaten. Unutmayalım omuzlarımızdaki yük ve sorumluluk çok fazla ağır. Hele şimdi ki zamanda “daha bir” ağır, daha bir büyük. Zira yeryüzünde ne kadar zalim varsa, ne kadar alçak kişi varsa, ne kadar kandan beslenen devlet varsa, kral varsa “her biri” yeni fesatlar çıkarmaktalar yeni zulümler ortaya koymaktalar.
İşte böyle bir zamanda “bize düşen vazife ve görev” çok fazla büyük, omuzlarımızdaki sorumluluk çok fazla büyük. Ve bütün bu sorumluğun altından kalkabilmemiz için “hayatımızın her alanında, her vakit her saat ve her saniye” kendimizi iyiliğe hayra hazır hissetmeliyiz, hazır olmalıyız. Bunun içinde günümüzün her saatinde en azından kimi vakitlerde “sırf Allah için” yaptığımız işlerimiz, ve uğraşlarımız olmalı. Vakitlerimiz olmalı Allah’a adanan.
Hani kimileri Hazreti Aliye, başka kimileri Hazreti Ömer’e atfettikleri bir söz var ya “bu gün Allah için ne yaptın?” diye: Bizler yani “kendilerine yeryüzünün halifesi” diye Rabbimiz tarafından taltif edilenler olarak “bu soruyu” günde birkaç defa kendimize sormamız gerekir ki, nefsimize dünya sevdasına, şeytanın oyunlarına yenik düşmeyelim.
Sor kendine “bu gün Allah için ne yaptın?” kime bir iyilikte bulundun, en azından annenin babanın duasını aldın mı, ya da eşinin hatta çocuklarının. Bir komşunun hatırını sordun mu, bir ihtiyacın var mı diyebildin mi, ihtiyaçları oldukları zaman sana başvurabilecekleri bir umut bıraktın mı mesela.
Bir sabah sofranda bir yoksul bulunsun istedin mi? Akşam evine dönerken bir açın karnını doyurmak gibi güzel düşünceler var mı içinde. Mesela bu ay bir yetime bir ayakkabı aldın mı ayakları üşümesin diye? Yani iyi adamlardan olmanın yolunu arayanlardan mıyız sahi? Yoksa boşu boşuna konuşanlardan mı?
Mehmet KAYA