Alınyazım: Hani sen bu şehirden giderken, ve beni bırakırken bu kentin kirli sokaklarında demiştin ki , “üzülme” bahara, bel ki bahara “belki de” bahardan önce tekrardan gelirim, demiştin ya. Giderken “sakın kuşlara yem atmayı unutma” diyerek, avuçlarıma bir tutam umut bırakıp gitmiştin ya hani. Ve ben aziz Nebi’nin “Müslüman yalan söylemez” sözü doğrultusunda senin tekrar geleceğini umutla bekleyip durmuştum ya. Seni beklerken kanayan ayaklarımı saklamıştım kimse görmesin diye. Her beklenen gibi, geri dönecek her sevgili gibi, bel ki Muhammed Mustafa yeniden gelecekmiş gibi,ve pencere perdelerini kapamadan gözlerim üşüterek beklemiştim.
İşte bu yüzden sırf bu yüzden “sen öyle dedin diye, ve sözünde durursun sanarak” ben en çok baharları sevdim, söğüt ağaçlarını sevdim, ve ağaç dallarında sevişen kuşları. Hangisi olursa olsun, ne zaman açarsa açsın, baharlarda açan çiçekleri sevdim. Hiç ayırt etmedim kirazla erik çiçeğini bir birinden, her çiçek senin kokunu taşıdı bana her bahar.
Her bahar yeni haberler gelsin istedim orta doğudan “savaşların bittiğini söylesinler” istedim. Kocaman, kocaman ırmaklar geçti içimden, adını Mısır koydum, Suriye koydum, Filistin koydum Türkiye koydum, ve Irak koydum. Ve nereden aklıma düşmüşse “Mescidi aksa” yazdım her ülkenin kalbine. Ve Kudüs diye yazdım, Ankara’nın yeni adını. Kudüs olsun İstedim Ankara’nın yeni adının.
Birde alınyazım: Bir de zeytin ağaçlarını sevdim dallarında kurşun izi. Zira her zeytin dalı bir Filistinli çocuğu hatırlatır bana, Filistinli kızların kırılmışlıklarını, dargınlıklarını hatırlatır, göz yaşlarını hatırlatır Filistinli anaların. Dünyanın gözü önünde yaşadıkları yalnızlıklarını hatırlatır, ve yedikleri dayakları Siyonist askerlerden. Biz onları hep seyredenlerden olduk alınyazım. Biz onları yalnız bırakanlar olduk, Kudüs Müslüman’ların ortak değeridir dediğimiz halde.
Bundandır gözlerimde hep bahar oluşu. Üşümeyişim bundandır geceleri deniz kenarlarında, seni yürürken, seni düşünürken “sabahlar olmasın” deyişim bundandır her gece dualarımda.
Bilir misin? Bu dünyada bir tek senin gözlerine takılıp kaldım ben, bir de Suriyeli kadınların yoksul bakışlarına. Hep umut içinde oldum “bir gün geri gelirsin” diye. Umut içinde oldum “bir gün Kudüs” sevinir diye. Ve Mescidi Aksa sevinir diye. Umut içinde oldum “bir gün” Suriye halkı evlerine yeniden döner diye.
Kudüs’ü olmayan bir İslam alemi olur mu hiç? Kudüs olmazsa bizim neyimiz kalır elimizde? Müslüman’ım diyen insanlar “nasıl hesap verirler Allah’a” bilen anlayan var mı? Cevabı olan var mı mümince?
İşte bundan derim: Ne iyi senin sularına takılıp kalmak. Ne güzel sana sevdalanmak, lekesiz şiirler yazmak ellerine, pahalı bir libas gibi üst üste giymek sevdanı. Kudüs’ü giyinmek “eskimez” bir libas gibi.
Ne güzel sana “sen güneş kadar aydınlıksın” demek yokluğunda bile. Yavru bir martı uçuşunu seyretmek gözlerinde. Bütün köşe başlarına adına yazmak kentin, ne güzel.
Ne güzel “bir gün” seni kaybetme korkusu taşımak. Yeni umutlar taşımak ne güzel. Korkmak Kudüs’ü kaybederiz diye. Evet “bir gün” bu ümmet Kudüs’ü kaybederse, Mescidi Aksa’yı kaybederse “neyle ve nasıl avutur” kendini? Hangi yalan masala sığınır, hangi palavrayla kendini anlatmaya çalışır çocuklarına “Kudüs” bizim, Kudüs Müslümanların diye.
Bütün bunları neden mi diyorum?
Zira içimizden kimileri “bizi” bu düşüncelerden uzak tutmaya çalışıyor. Birleri bize Kudüs’ü, Mescidi Aksa’yı unutturtmaya, değersiz kılmaya çalışıyor bu savaş günlerinde. Ve kapitalizmin pençesine kendini kaptıran “çağın Müslüman’ı da, bundan çok da rahatsız olmuyor nedense.
Yeni Müslümanlar değer ölçülerine değiştirdiler. Ve şimdi değer ölçüsü “servetin, ve paranın” çokluğu ile ölçülür hale geldi. Ve bundan dolayı çağı en çok kaybedeni yenileni oldu yeni Müslümanlar.
Mehmet KAYA