Evet, öylesine bir yazı “ yazılanlara kimse” gücenmesin diye. Gücenmesin diye dost sandıklarımız. Ve demesinler diye “sen” taraf tutuyorsun diye. Hakkımızda su-i zan edip, günaha girmesinler diye kimileri. Ve kalbimiz daha çok acımasın diye bu seçim günlerinde. Herkesin bir birine hakaret ettiği, bir birini yalancılıkla ve ihanetle, çalmakla savurmakla suçladığı şu günlerde, nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, ne bileyim işte. Yeter ki anlamaya çalışalım bir birimizi, ve daha çok uzak kalmayalım bir birimizden. Yoksa Rabbimizi gücendiririz “artık” bunu bilelim. Bilelim bu dünyadır bizi “ötekine” düşman eden.
Bu kavgalar, bu “senin partim benim partim demeler, seninin cemaatin benim cemaatim demeler” senin doğrun, benim doğrum demeler, her şeyimizi alıp gitti elimizden. Bir birimize olan sevgimizi alıp gitti, kardeşlik duygularımızı alıp gitti. İyi sözlerimizi ortak dualarımızı alıp gitti. Ve şimdi biz İslam’ı bir tarafa bırakarak “partilerimiz üstünden, cemaatlerimiz üstünden,kendi doğrularımız üstünden,ve bize önderlik yapan adamların tutumları yüzünden kavga eder bir hale geldik. Ve kaybettiklerimizin farkında değiliz. Biz ümmet olma, birlikte yaşama, paylaşma hasletlerimizi kaybettik, daha ne olsun?
Umurumuzda değil Yüce İslam. Müslüman toprakları olan orta doğu kan gölü umurumuzda değil, ve her birimiz ayak ayak üstüne seyrediyoruz televizyonları. Oysa acı bizim acımız, ölümler bizim ölümlerimiz, ve bir birini öldürenler “bunu” İslam adına yaptıklarını söylüyorlar, daha nasıl derdimiz olsun? Bu savaşlar bu ölümler milyonlarca insanın sürgünde olmasını kendine dert edinmeyen nasıl bir iman eden adamdır ki?
Gerçek şu ki, ümmet ve ümmetin aç çocukları umurumuzda değil. Geceleri saat on ikiden sonra sokağa çıkan kadınlar bu ümmetin kadınları, öyle değil mi? Ve şimdi herkes Ankara’ya kendini atma peşinde, ne varsa bu Ankara da şan ve şöhretten öteye. Sanki bizim birinci vazifemiz Ankara’ya gitmek, ve oraya gitmezsek ölüm kapımızda san ki
Biz şimdi buralarda “yaşadığımız şehirlerde, yaşadığımız sokaklarda, yaşadığımız evlerde “ne yapıyoruz?” ona bakalım. Ne kadar insanız, ne kadar Müslüman’ız, ve hayatımız ne kadar İslam, onu bir gözden geçirelim önce. Önce sözünde duranlardan mıyız onu gözden geçirelim. Sözünde duranlardan, ve kendine sokakları dert edinenlerden miyiz? Kaç yoksul var omuzlarımızda taşıdığımız, ya da kaç yetim. Sanki bunlar “bu dinin emri değilmiş gibi” durmadan namaz kılmaktan oruç tutmaktan, ve devlete sadık olmaktan söz ediliyor insanlara. İşte sırf bunları söyleyebilmek, ve “bize ne oluyor?” diye sorabilmek için, kimilerinin yanında bulunmak, ve siz gerçekten hak üzere değilsiniz demekten korkuyoruz. Zira herkes kendilerini hak üzere olduklarını, ve çağrılarının hak olduğunu iddia ediyor. O zaman bizde “hanginiz” doğru söylüyorsunuz diye sormak zorundayız. Sahi hangi parti hangi cemaat hangi önder “dosdoğruyu” söyleyendir, ve bu mümkün müdür bu düzende?
Korkuyoruz daha “yemin günlerinde” bu sisteme, sistemin kurallarına bağlılık yemini etmek zorunda kalanların zor zamanları olacağı konusunda. İster istemez sistemin bir yanına tutunacaklarını, ve bundan dolayı sözlerinde duramayacaklarını. Zira şimdiye kadar bu hep böyle olagelmiştir.
Bilenlerdenim kimsenin tam yanında değiliz diye “unutmayın” sizin de yanlışlarınız olabilir dedik diye, “kimi dostlar” gönül koyuyorlar kimi söylemlerimize. Ama ne edelim biz sesimizi değil sözümüzü yükseltmeye karar verdiğimiz günden beri, bunları hep biliyoruz, ve karanlığa ve dünyaya direnemeyenlerin kaybedeceklerini söylüyoruz gücümüz yettiğince.
Biliyoruz bu dünya, dünya sevgisi, dünyaya tutunma sevdası aramıza nifaklar soktu. Ama biz bilemedik bunun bir nifak tohumu olduğunu, kendi düşüncelerimize yenik düştük, ve günahını aldık bir birimizin. Bilemedik her birimizin durduğu yer “en çok” dünyaya yakın, en çok dünyaya sarılmak geçiyor “bu günün” insanının aklından. Ve dünyaya tutunmaya meylettiğimiz günden beri “bilmez olduk” bir birimizin kıymetini. Ve ondandır en çok kendini sevdi insan, kendi hayatını sevdi, kendi servetine aşık oldu.
Ve sonra:
Sonra bir gün geldi, alışkanlık haline getirdik yalnız ölmeyi. Yalnız yaşamayı, yalnız yemeyi, yalnız kendi nefsimizi, kendi soframızı düşünmeyi. Kendimize bile sormadık “neden en çok Müslümanların öldürüldüğünü” kendi yurtlarında. Sormadık orta doğu bizim neyimiz olur diye. Hiç kimse düşünmek istemedi orta doğu bir Peygamberler yurdudur. Peygamberler yurdudur Diyarbakır. Peygamberler yurdudur şanlı Urfa, Elazığ. O zaman “ne oluyor bize?” diye sormadık, neden bu topraklar şimdi kan kokuyor “ve neden” bu toprakları bu hale getirdik, veya getirdiler? Ve neden böyle tarumar bizim imanımız diye sormadık.
Sorsaydık gerçeklerle yüzleşecektik. O zaman görecektik “bizim” kendi günahlarımızdır önüne konan. Buyurun sözü olan söylesin. Ve uyumasın kalbi olan. Uyuyorsa sorgulasın imanını. Daha ne denir bu durumlara?