Burası dünya. Burası imtihan yeri her iman eden adam her kişi için. İmtihan yeri iman etmeyenler içinde, gerçek bu. Burası iyilik yapma yeri yapabilenler için “geldiğin gibi gitme yeri” her canlı için, dağlar taşlar kuşlar da buna dahil. Ve insan, ne kadar çok, ne kadar sağlam tutunursa tutunsun “bir gün düşme yeridir” dünya her tutunan için.
Ve öğrenme bilme yeridir “kimseye kalmayacağını” dünyanın. Ve görme yeridir “zaten şimdiye kadar” kimseye kalmadığını. Büyük bir hatırlatma “bu dünya” asla kimseye kalmayacaktır. Zira bu hatırlatmayı hep yapar Dünyanın da Rabbi ve sahibi olan Allah.
Bundandır “çoğu insanın” durmadan söz etmeye çalışması, ve durmadan işaret vermesi hayata dair, dünya geçici bir handır diye. Ama bu handan söz edenler “en çok yenildiler” bu dünyaya ne garip şey. Hele yine içimizden kimilerinin “iyiliğe çağırmaları insanları, doğru olmaya çağırmaları “kendileri doğru yolda değilken” ne anlamsız bir şey. Neyse…
Evvela bilelim ki, yaşadığımız çağ “ne kadar günahkarsa” biz de o günahların ortaklarındanız az da olsa. Ve yaşadığımız çağ ne kadar zalimse “biz de” o çağın zalimlerine ya yakın olanlarız, veya alkış tutanlarız onlara. Daha başka izahı çok zor bu işin.
Bir Allah dostu der ki “Eğer bir beldede insanlar zalimse, insanlar merhametten uzaksa, insanlar bilgiden uzaklarsa” o beldenin alimlerinin, hocalarının söz sahiplerinin, bilgi sahiplerinin de, aynı oluşlarındandır. Yani meyveli ağaç misali.
Meyvesi yoksa ağacın, varlığı ile yokluğu arasında bir fark yoktur aslında.
Şimdi bunları neden yazmaya çalışıyorum?
Elbette kimseye “hem de kimseye” ben sizden çok fazla bilgi sahibi demek gibi bir niyetim yok. Olması da mümkün değil, bunun böyle bilinmesini isterim, bir kardeş olarak.
Ama biz kardeşleriz yeryüzünde “kabul etsek de kardeşleriz, etmesek de” kardeşleriz. Başkaca anlama şansımız yok kitabı. Yani hepimiz bir birimizin “her sevabı ve her günahından” sorumluyuz, bir birimizin sıkıntısından derdinden sorumlu olduğumuz gibi. Böyle demiyor mu aziz Nebi? Onun dediklerine inanmama gibi bir halimiz mi var? O zaman yazık etmiş olmaz mıyız kendimize?
İşte “her şey, bütün kopmalar, bütün yıkımlar, bütün ayrılıklar, hatta açlıklar sefaletler” bir birimizi bıraktıktan bir birimizden vazgeçtikten “ve bir birimiz için” bana ne dedikten sonra başlamıştır “ümmet” denilen bizlerin hayatında. Ve şimdi her birimiz bu yıkımın acılarını yaşıyoruz, yeryüzün her yerinde, ve özellikle orta doğu coğrafyasında. Varsıl olanların bile mutlu olmadığı bir dünyanın içinde dolaşıp duruyoruz, nereye gideceğimizi bilmeden.
Kimse ne cennetin yolunu biliyor, ne cehennemin. Koşuyoruz sadece. Kendimizi kandırarak yaşayıp gidiyoruz işte, eğer bu yaşamaksa? Bu yolun sonu çıkmaz sokak, birileri bize bunu söylemeli.
Ve bilmemiz gerekir ki. Eğer biz “yeni bir dünyadan” söz ediyorsak, yeni bir kardeşliğin inşasından söz ediyorsak, yardımdan söz ediyorsak bir birimize “ve yeni bir insan inşa etmekten söz ediyorsak, evlerimizin gönüllerimizin tam iman etmiş olmasını istiyorsak” unutmayalım bunun yolu bedel ödemekten geçer. Bunun yolu fedakarlıktan geçer, bunun yolu kalbin sorumluluk duymasından ve insanı sevmekten geçer. Kendilerini bedel ödemeye hazır hissetmeyenler “boşluğa” konuşurlar sadece, boşuna seslerini yükseltirler, boşuna yorulurlar, şimdilerde olduğu gibi.
Zira tarih bize göstermiştir ki “bu dava bu din ve insanlık, merhamet duyguları, yardımlaşma bilinci, kardeşlik şuuru” bedel ödeyen insanların omuzlarında yükselerek bize kadar gelmiştir. Bunu anlayanlardan değilsek kendimize yazık ediyoruz, ve kendimizi kandırıyoruz, ötesi yok bu anlayışın. Ötesi karanlık ve çıkmaz sokak.
Kalan sözlerimizi sonra yazmak umuduyla “her birinize” binler selam.
Mehmet KAYA