Sen diyor “ne yiyip ne içersin?” bu dervişlik günlerinde. Kim diyor bunu, kime diyor? Aslında bu hadiseyi duymayanımız yoktur. Hem de çok kerler duymuşuzdur. Zira “bu ki derviş , iki Allah dostu arasında geçen konuşma” sohbetlerde vaazlarda hutbelerde sık sık anlatılır da, ondan derim hepimiz duymuşuzdur diye.
Hani çağdaşı Rabia hatunla karşılaşan Hasan’ı Basriye Rabia hatun sorar. Sahi “iyi yaptın dervişliği seçtin de” ne yer, ne içersin, rızkını nasıl temin edersin? Diye sorunca “bize göre” dervişliğin son noktasında olan Hasan’ı Basri “öyle fazla telaşımız yok, rızık konusunda endişe de duymuyoruz.
Bulursak yiyip içiyoruz, bulmazsak sabır ediyoruz” diyor.
Bu cevabı alan Rabia hatun “vah, vah” yazık sana. Böyle dervişlik mi olur? Der.
Ya “siz ne yapıyorsunuz?” diye Rabia hatuna sorar Hasan’ı Basri.
Siz ne yiyip ne içiyorsunuz? Bu soruya verilen cevap “bu gün insanlığın” hayretler içinde kalacağı, ve aklının asla kabul etmeyeceği bir cevap.
İslam’ı kendilerine rehber ve kurtuluş yolu olarak seçen bu insanların “bu hallerini” biz Müslümanların yeniden oturup düşünmesi gerekir. Dün neden böyleydi, ve “bu gün” neden böyleyiz diye. Yani yeniden okumaya çalışmalıyız bu dini, yeniden anlamaya çalışmalıyız.
Dünküler “bu kadar” sırtlarını dünyaya dönmüşken “bu gün” bizler, yani yeni dünyadan söz edenler “neden” bu kadar çok sevdiler bu dünyayı acep.
Sahi ne demiş Rabia hatun Hasan’ı Basriye?
Biz bulduk mu dağıtır, bulmadığımız zamanlar şükür ederiz. Nasıl bir cevap ama. Çoğumuzun canını sıkacak bir cevap. Ama ne edelim dervişlik yolu, ve de İslam yolu böyle bir şey, bizim hoşumuza gitmese de.
Zira biz hem paylaşmasını, hem de vermesini, “ve vermenin” Peygamber ahlakı olduğunu çoktan unuttuk, Müslümanlar olarak. Ve ceplerinden üç kuruş bozuk para çıkınca kendilerini “verenlerden, paylaşanlardan sananlar” olduk her birimiz.
Hani Hazreti Bilal’in evine misafir olan Allah’ın elçisi “bir tabakta üç beş hurma görünce” bunlar ne?” ya Bilal der de, hazreti Bilal “gelecek olan misafirlere ikram içindir” der ya. Ve Allah’ın aziz Nebisi “tasadduk et ya Bilal, ver ya Bilal” buyurur ya. Ve sonra seni “bu gün rızıklandıran Rabbin, yarın seni unutacak değildir” gibi sözler ile ikaz eder ya.
Diyorum ki “bu savaş günlerinde, ümmetin yarısının aç yaşadığı günlerde, başka bir yarısın sürgün yediği günlerde, ve daha başkalarının “dünyaya kazık çakma sevdasında oldukları günlerde” iman ettiğimiz dini bir daha anlamaya çalışsak, Hazreti Muhammed’in hayatını bir daha okusak, ve Rabbimizin iki yüzü aşkın ayette söz ettiği “infakın” ne anlama geldiğini bir daha gözden geçirsek nasıl olur acaba? Gelin yeni bir dünya için, yeni bir kardeşlik için, yeni söz etmek için “bir daha yeniden iman edelim” hani Rabbimiz “ey iman edenler iman edin” diyor ya. Bir daha kendi içimize dönelim gelin. Gelin azalan insanlığımızı çoğaltmanın yollarını arayalım. Ben varım diyenlere selam olsun…
Mehmet KAYA