Aziz dostum “İnsan” yeryüzünde önce kendiyle konuşmalı. Hayatının her alanına dair sorusu olmalı insanın kendine. Mesela çekinmeden “ben nasıl bir insanım?” diye soru sorabilmeli kendinden çekinmede. Ve yine “ben nasıl bir Müslüman’ım?” diyebilmeli. Başkasına nasihat etmekten çok, kendine nasihat etmeli, kendine dair sözler olmalı, insanın önce kendi yüzünü seyretmeli aynada “günahı” konusunda. Önce kendi içini aydınlatmalı, kendi içini yıkamalı insan. Ki, başkalarına verecek ışığı, söyleyeceği sözü olsun, başı dik yürüyebilsin yaşadığı kentin sokaklarında.
Önce kendini inşa etmeli insan, önce kendi kirlerinden temizlenmeli mesela. Asla savunmamalı kendini “ben kirlilerden değilim” diye. Zira içinde bulunduğumuz çağ her birimizi fena kirletti, inkar etmenin bir faydası yok. Önce kendi kalbini İslam yapmalı insan, kendi evini İslam yapmalı, “evi mutlaka İslam olmalı inandığını söyleyen bir kişinin” ve önce kendi ellerini temiz tutmalı. Kendi çocuklarından başlamalı doğru söz etmeye, kendi çocuklarının hayatını tanzim etmeye çalışmalı İslam üzere. Ve bunu yaparken “hep” Allah’ın buyrukları doğrultusunda hareket etmeli, ve hiçbir zaman kendi nefsini öne çıkaran olmamalı.
Ve düşünmeli insan (biz insan derken Müslüman’ı kast ediyoruz bu böyle anlaşıla) bu dünya hayatının devamı yoktur, ve satın alınması diye de bir şey yoktur. Ve aziz dostum, yine biline Müslüman derken “kardeşim” demek istiyoruz. Kardeşim sözüm sana demeye çalışıyoruz. Kardeşim tut elimden, veya tutalım bir birimizin elinden demeye çalışıyoruz. Ve asla kimseye bilgi ve din pazarlama diye niyetimiz yok. Bundandır “bir çok yazımı da” Müslüman-Müslüman deyip durmamız, bundandır “ey insan nereye gidiyorsun?” demelerimiz. Bu yolun sonu yok, ve bu dünya zalim, bu düzen zalim “ve çağımız” çok günahkar bir çağ demelerimiz. Sahi sen nasıl anlıyorsun söylemeye çalıştıklarımızı? Anlatamıyorsam “kusur bendedir” sen üzülme.
Soralım kendimize
Sahi şimdi zalimlerin işgal ettikleri, zalimlerin savaş naraları attıkları, zalimlerin söz sahibi oldukları bir dünyanın “hiç bir şeye sözü geçmeyen” zavallı elamanları değil miyiz biz? Öyle değilsek “o zaman söyle” nasıl bir dünya bu böyle savaş dolu her yanı, her yanı kan renginde. Söyle neden kardeşlerimiz vuruluyor “savaş alanlarında” Suriye dağlarında bir- bir? Söyle, kardeşlerimiz olan “ümmetin çocukları” neden ülkelerini, evlerini bağlarını bahçelerini terk etmeye zorlanmaktalar? Söyle “bu ne zulümdür?” zalim ölümlere zorlanmaktalar denizlerin ortasında?
Şimdi biz “bu olanlara” bunlardan bize ne diyebilir miyiz? Böyle bir tercihimiz var mı? Ve bu susmalarımızdan dolayı hesaba çekilmeyecek mi sanıyorsun kendimizi?
Ve dün kutladığımız kandil gecesine ilaveten “bir kere daha bir sorumuz olsun kendimize” sahi biz doğru yolda mıyız İslam adına?
Yani “bizim de içinde bulunduğumuz” ve Müslümanlık iddiasında bulunan ülke ahalisi “kandil diye doğum gününü kutladığımız” bu günlerde “Muhammed Mustafa’nın” emir ve buyruklarından hangisini yapıyoruz? Onun önderliğini dikkate alan hangi işimiz var sahi?
Şunları yapmanız gerekli dediği şeylerden “hangilerini yapıyoruz” mesela? Ya da “sakın bunları yapmayın!” dediklerinden hangisinden uzağız, bir soralım kendimize. Kavga etmeden soralım. Eğer Muhammed Mustafa’nın hayatı ve söyledikleri doğrultusunda bir hayatımız yoksa, bir ahlakımız yoksa, bir düşüncemiz yoksa, davranışlarımız ona benzemiyorsa “kandil kutlamakla” iki yüzlülük yapmıyor muyuz mesela. Ve biz çok yanıldık dostum, bizi çok yanılttılar, bize çok yalan söyledi birileri. Ve biz en çok dünyaya yenildik çağımızda. Daha ne dememi istersin? Aslında bir birimizin farkı yok “yine” bir başkamızdan. Hepimizin gömlekleri önden yırtık şimdi. Hepimizin gömlekleri günah renginde. Ondan derim soralım kendimize “bu neden böyle?” diye.
Mehmet KAYA