Biliyorum bazı şeyleri gündeme taşımak zor “ve belalı bir iş” zamanımızda. Azda olsa bedel ödenmesi gereken bir iş. Ya siz doğru anlatamıyorsunuz anlatacaklarınızı “veya” söz ettiğiniz muhataplarınız anlamak istemiyorlar sizi. Şimdilerde bir birimizi “asla” dinlemek, ve anlamak istemediğimiz gibi. Bence öncelikle bundandır “İslam ümmetinin” bir araya gelip gerçek doğruları arayıp bulamayışı. Bundandır “herkesin” yalnız kendini doğru yolda sanışı, kendi partisini, kendi gurubunu “ve yalnız” kendi cemaatinin doğru yolda sanışı. Yine yalnız kendilerinin doğru işler yaptıkları sanışı kimi adamların. Bundandır bazılarının kendini dokunulmaz sanmaları. Ve ümmet bu adamların hırs ve bencillikleri yüzünden bu haldedir şimdilerde. Onların yüzünden bu kadar dağınıktır, bu kişilerin yüzünden “en çok” bir araya gelemeyişimiz.
Oysa adına “modern medeniyet çağı” dediğimiz yaşadığımız çağ “yine her birimizi” çok kirletti, ve çoğumuz “pek çoğumuz” fena yenik düştük çağın bize sunduğu dünyalık oyunlara. Fena halde kutsadık dünyayı, ve içindeki yalancı nimetleri. Hiç düşünmedik “kazandıklarımızın” hesabını yaparken, ve onları kar hanemize yazarken “kaybettiklerimizin” neler olduğunu düşünmedik. Farkında olmadık, farkında olsak bile “çok önemsemedik” kendi adımıza modern denen dünyanın bizden neler götürdüğünü.
Siz ne dersiniz bilmem ama “ben derim ki” biz önce evlerimizi kaybettik. Çok kereler söylemeye çalışıyorum, bir daha söyleyelim “evlerimiz” bize ait değil şimdilerde, evlerimiz bizim iman hayatımızı yansıtmıyor, evlerimiz pahalı birer eşya deposu. Evlerimiz kapitalizmin önerileri doğrultusunda dizayn edilmiş, ve biz o evlerin kiracısı bile değiliz bir Müslüman olarak. Anlatabildim mi acaba?
Evet kardeşim! Artık evlerimiz de büyüklere yer yok, annemize babamıza yer yok, yoksullara yer yok, yetimlere aç insanlara yer yok.
Sokakta bir yoksul, bir aç görsek bile “gel bizim eve gidelim karnını doyur” diyemiyoruz artık neden acep? Zira bu insani davranışları, bu İslam’ı ahlakı, Peygamberi tavsiyeleri çok gerilerde bıraktık artık. Biraz da bundandır “bu gün” kalbimizin katı oluşu. Bundandır bencil haller içinde oluşumuz. Sence öyle değil mi?
Her birimiz bir birimize uzaktan baktık. Bunun böyle olmasını söyledi yeni dünya anlayışımız bize. Kapitalizm bunun böyle olmasını önerdi, ve biz o önerilerin her birini dinin önerilerinin önüne taşıdık. Bundan dolayı uzaktan yargıladık bir birimizi, uzaktan cehenneme gönderdik, uzaktan tekfir ettik, uzaktan müşrik dedik bir birimize. Ama beceremedik bir birimiz dinlemeyi, beceremedik bir birimizi sevmeyi.
Beceremedik, bir birimizin elinden tutmayı, yüreğine dokunmayı beceremedik başka insanların. Her daim kendimizi önceledik, kendimizi önemsedik. Zira çağın piç kültürü bunun böyle olmasını söyledi bize fark ettirmeden.
Ve şimdi tekrar söyleyeceğimiz söylemeye çalışırsak. Bundan önceki yazımız da kandil gecesi konusunda birkaç kelam etmiştik, ve “ümmet olarak” daha önemli işlerimiz olduğunu, yapmamız gereken daha fazla şeylerin olduğunu söylemiş ve kandil kutlamalarının “asrı saadetten” en az üç yüz sene sonraları kutlanmaya başladığını dillendirmiştik, kimilerinin itiraz edeceğini bile-bile. Evet asla kandil kutlamalarını önemsemiyor, ve kutlanmasın diyor değiliz. Ama bütün kurtuluşu, cennete çıkan yolları bu geceler bağlamanın doğru olmadığını ifade etmeye çalıştık sadece.
Bir aya yakın ülkemizde yaşayan Suriyeli kardeşlerimizi “daha yakından tanımak adına” onların bulunduğu şehirleri dolaşıp duruyorum. Ve kandil gecesini Kahraman Maraş’ın “merkezden biraz uzak” bir camide geçirdim. Namaz öncesi onlarca Suriyeli çocuk ve kadın caminin giriş merdivenlerini sarmıştı “gece hava da soğuktu” en azından ben öyle hissettim. Ve namaz sonrası “sakalı şerif” ziyareti yaptı ahali. Ve her kes pür dikkat kesilmişti ve salavat yükseliyordu bir yandan.
Ama dışarıda onlarca çocuk, onlarca kadın ayakları yalın tir titriyorlardı, ve çoğu adamın umurunda değildi. Namaz çıkışında “ahalinin haline bakınca” bir daha canım acıdı. Zira çok az kişinin eli cebine gidiyordu o çocuklar için. Ve çocuklar “kendi dilleriyle” bir ekmek parası diyorlardı, açız diyorlardı.
Anlatabildim mi “niçin ateş hattında söz etmek zor” dediğimi. Peygamberini çok sevdiğini söyleyen bir topluluk “en yüksek sesle” salavat getirmeyi marifet sayarken “O peygamberin” evsiz yurtsuz kalmış, sürgün yemiş sokaklarda kalmış yetimlerini görmezden geliyordu. Hem de son model arabaları ile geldikleri cami önlerinde bir gece yarısı.
Söyle canım kardeşim “böyle zamanlarda” ben ne yapayım, nasıl derdimi anlatayım başka kardeşlerime?
“Ey iman edenler iman edin” diyen ayeti hatırlatmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma. Ama kim ne derse desin “bu ateş hattında kalmaya devam edeceğiz” kimi kardeşlerimizin itirazlarına rağmen. Selam yeryüzü yetimlerini, yeryüzünün yoksul çocuklarını, yoksul kadınlarını kendine dert edinen yiğit adamlara. İyi ki varsınız.
Mehmet KAYA