Şimdiye kadar "ahret yurduna" kimi uğurlamış sak, kime güle güle git demişsek, ya da kimin arkasından ağlamışsak dolu-dolu "sen gitme, senin yerine ben gideyim" demişsek "farkında mısınız?" bu gidenlerin, ya da gönderdiklerimizin, uğurladıklarımızın "hiç biri-ama hiç biri" geri dönmedi ve dönecekleri de yok.
Ve bir gün aynı yolculuğa bizimde çıkacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Bizde gideceğiz, o yolların nasıl bir yol olduğunu, aydınlığını ya da karanlık yanlarını bizde göreceğiz kimsenin kuşkusu olmasın. Ve unutmayın bizde geri dönemeyeceğiz, gittiğimiz o yerden.
İşte "iki de bir" hayat dediğimiz şey bu. Aslında bizimde sözümüzün geçmediği, ve hiç bizim olmayan bir erik dalı belki.
Sahi o zaman "bu dünyada" neyin kavgasını veriyoruz biz? Neyin peşinde insan? Sonuç böyle ise "dünya senin olsa ne olur, olmasa ne olur?" hiç bir hesabını yaptın mı?
Hayatın sandığın şey bile kendinin değil. Bakın ülkenin en zengin, en varlıklı, en güçlü adamlarından biri olan Mustafa koç öldü, ve artık onun da geri dönme gibi bir imkanı yok. Ne yaparsa yapsın dönemeyecek geri, daha başkalarının asla dönemedikleri gibi.
Sevdiklerinin hiç birinin yapabileceği bir şey de yok. Hatta onun yerine onlarca kişi "o ölmesin biz ölelim" dese de, bu takas asla kabul görmeyecek
Demek ki değmezmiş dünyaya bu kadar tutunmaya, dünyayı bu kadar kutsamaya gerek yokmuş. Çokta lazım değilmiş bunca servet, bunca para.
Ve dostlarını akrabalarını, ve başka insanları bu kadar kırmaya onlara düşman olmaya, onları dışlamaya ve onları aşağılarda görmeye, onları üzmeye kırmaya, aldatmaya, yalan söyleyip kandırmaya "hiç mi hiç" değmezmiş bu dünya. Gördük ve şahit olduk değmiyor işte,
Gördük ki "hayat limanımızdan" kalkan hiç bir tren geri gelmiyor. Sanki biz son istasyon'uz bu çıkmaz sokağın sonunda. Kimi göndermişsek dönmüyorlar o yolculuktan işte.
Bel ki bizi özlemiyorlar, bel ki de orasını çok sevdiler, bizim kendilerine gitmemizi bekliyor.
Ne yaparsak yapalım bu sırrı çözmek bizim işimiz değil. Ve olanlara aklımızın erme hali de yok. Bize düşen Rabbimizin dediğine kulak vermek, onu dinlemek, ona itaat etmek, ve kulluğumuzu kavi yapmaya çalışmak bu dünya yurdunda.
Unutmamak gerek "bu dünya yurdu" kimselere yar olmadı, kimse kalıcı olamadı burada, peygamberler dahil.
Sen bilirsin Allah'ım demenin dışında "başkaca" yapabileceğimiz çok fazla bir şey yok bu dünya hayatında.
Ne yaparsak yapalım. Kaldığımız yerden "bir daha" başlama gibi bir durumumuz yok. O fırsatın bize verilmeyeceği hep söyledi kitapta.
Yani buradan gittiğiniz zaman dönüşünüz yok dendi. Yolculuğa ona göre hazırlanın dendi. Pişmanlıklarınız olursa "bu pişmanlıklar fayda etmeyecek" dendi. Ama insan bunları hiç anlamak istemedi..
Oysa "yem attığımız kuşlar" bile gittiler, bizi ıslatan yağmurlar, üşüten ayazlar, yediğimiz fırtına, yağınca sevindiğimiz karlar yok artık.
Onların her birinin kendilerine has mevsimleri vardı,, geldiler ve gittiler. İşte insanda "nasıl geldiyse" öyle gidecek. İstese de gidecek, istemese de. Ondan deyip dururum "gideceğimiz yer tekin değil" hazırlıklı olalım ona göre gidelim. Gittiğimiz zaman yabancılık çekmeyelim o yerde.
Mehmet KAYA