VE BİZ NE HALLERE DÜŞTÜK EY MÜSLÜMAN?

Yemin olsun artık çok uzun etmeyeceğim, ne yazacaksam ve de ne söyleyeceksem. Bundan böyle yazılarımı, ve söyleyeceklerimi “imkan dahilinde” kısa, çok kısa tutmaya  çalışacağım söz olsun size. Neden mi diye bir soru sorulursa? Hem yazılarımın uzun oluşuna itirazlar var “bel ki haklılar” hem de “ne çok uzun yazarsak  yazalım, ve anlatmak istediklerimizi “ne kadar uzun anlatırsak anlatalım” yine de anlatmak istediklerimizi anlatmakta zorlanıyoruz bu savaş ve bu kavga günlerinde.

Bu bozuk sistemde, herkesin bir bileni, herkesin bir önderi, bir cemaati ve partisi olduğu, hatta herkesin kendi düşüncesinde okuyacağı bir gazetesi olduğu bir zamanda “ve her şeyin bunların bildiğinin sanıldığı bir zamanda” yeniden bir daha anladım “sözü uzun etmenin” çok ta faydası yok bilgi adına. Faydası yok “hem yazıp söyleyene” hem de okuyana, vakit harcaya sanki.

Bundandır kendi kendime dedim ki “artık uzun yazmalarına hacet yok, uzun söz etmeninin bir getirisi yok şimdiki zamanda. Zaten herkes senin söylediklerini biliyor, veya bildiğini sanıyor, ondan dedim ki kendime “vaz geç ahaliye bilgiçlik taslamaktan” vaz geç çırpınıp durmaktan “sen ne dersen de” herkesin kendince bir bildiği var şimdiki zamanda. Herkesin bir ağabeyi var sözünü dinleyeceği. Herkesin bir partisi bir cemaati var “onlar varken” seni mi dinleyecek ahali? Yemin olsun dedim, kendime “sen kim oluyorsun?” dedim. Dedim işte neden böylesine kahırlanmışsam? Bu gemi su  alsa da “ve geminin su aldığını sen söylersen” seni dinleyen olmaz dedim kendime.

Çünkü dedim, çünkü senin  kutsadığın “bak bu parti yanlış yapmaz dediğin” bir parti yok, insanları çağırdığın bir cemaatin yok, cennet vadeden bir  tarikate de çağırmıyorsun “neden dinlesinler seni?” diye kendimi teselli ettim.

Kendime “haddini bil” dedim, haddini bil “hem sen kim oluyorsun da” bunca söz ediyorsun hayat üstüne? Sen kim oluyorsun da “bunca imam bunca vaiz hocası, bunca müftü, ve kocaman kocaman televizyon hocaları varken, cübbeli varken, Mustafa İslam oğlu varken, bilmem kimler varken seni kim dinler ey yüreğim, seni kim okur ey kalem, ve senin acına kim ortak olur ey kalbim? Sen kendi derdine yan.  

İmamı Rabbani  Mektubat kitabını  yazarken “yazar-yazar” ve yazdığı her mektubun sonunda “köleler haddini bilmeli” der, ve ben de “kendime” öyle dedim işte. Biraz susma zamanı galiba. Ne kadar çok söz ederse “o kadar çok” yanılıyor insan şimdiki zamanda.

Ve “bu gün” çok konuşanlar, en çok konuşanlar, çok fazla konuşanlar kirlettiler  içinde bulunduğumuz zamanı. O kadar çok konuştular ki, hayatı anlamsız kıldılar. İnsanı anlamsız ve gayesiz hale getirdiler. İnanmayı iman etmeyi “ve dosdoğru olmayı” anlamsız kıldılar. Ve şimdi her bankanın en çok müşterisi  haline geldi  inandık iman ettik diyen insanlar. Ve yalnız kendilerine inanmamızı, ve yalnız kendilerine itaat etmemizi, kendilerini tasdik etmemizi istediler. Zira onlara göre “her şeyin en doğrusunu” onların kendileri biliyorlardı. Ve şimdilerde  bunlardan siyaset sahnesinde, dininin her alanında, ve bütün cemaat ve tarikatların  içinde pek çok var.

Sonuç mu-alın size sonuç. Ve birazıcık anlayın bu kardeşinizin bunca neden kahırlanıp durduğunu.

Biliyor musunuz? Denizde boğulan, ve cesedi kıyıya vuran  “Suriyeli bir çocuğun cenazesini” tek başına kıldı İzmir de imam. Evet tek başına, ve yalnız. Bir çocuk daha yalnız ve tek başına kimsesizler mezarlığında toprağa verildi “milyonlarca Müslümanların yaşadığı bir ülkenin bir kentinde” nasıl izah edelim bunu kendimize, kim söyleyecek?

Yani yeryüzünde ümmetin çocukları “bir gün denizlerde boğulursa “ki” boğulmaya zorlanıyorlar” artık cenaze namazını kılacak, ve cenazelerini toprağa verecek birkaç Müslüman bile bir bulunamıyor, birkaç kişi  bir araya gelemiyor. Bakmayın “kimi zamanlar camilerin dolup taştığına” artık yüreklerimiz boşaldı, kalplerimiz dünya sevdası ile doldu. Anlayalım ve kabul edelim, “biz çok yenildik” bu dünyaya. Paraya çok yenildik, bankalara çok yenildik, ve ölmeyeceğimizi  umar olduk. Yazık ettik kendimize.  Yine mi uzun yazdık, affedersiniz….

                                                                                                                                                                                                                   Mehmet  KAYA