MECBURUZ BU ÇIĞLIKLARI ATMAYA.

İçimizden “yani” dost sandıklarımızdan, ya da bize yakın olan, yakın olduğunu sanan  bazı kimseler “kısacası” kimi Müslümanlar diyorlar ki “şimdiki zamanda yazacak, gündeme taşıyacak, ve insanlara anlatacak, o kadar çok şey varken” siyaset üstüne yazmak varken, siyaset adamlarının saçma sapan işlerini yazmak varken, Ak partiyi yazmak varken, veya Kemal beyin saçmalıklarını, Devlet bahçelinin anlaşılmaz tavırlarını yazmak varken, ahaliyi bunlardan haberdar etmek  dururken, sen diyorlar bana “sen” hiç durmadan bıkmadan usanmadan “bütün yazılarında” savaşlardan söz ediyorsun. Ne demekse “bu savaş zamanlarında” diyorsun, diyorlar.

Kimi kavgalardan söz ediyorsun. Ölen öldürülen çocuklardan söz ediyorsun “ne demekse” eteğinden kirletilmiş kadınlardan söz ediyorsun, yoksul insanlardan söz  ediyorsun, veya aç  insanlardan. Sürgün yemiş adamlardan, çaresiz babalardan  söz ediyorsun” NEDEN?

Ah bir bilseniz bunların ne çok nedeni var yüreğimde. Bende ne çok sorular soruyorum bu konuda kendime cevabı bulunmayan.

Elbette kendi durdukları yerden “bana bu soruları soran insanlar” haksız da değiller hani. Onların baktığı yerden bakacak olursak, onların gördüğü yerden görürsek olayları, onların  her birine “haklısın” kardeşim demek doğru  olur. Ama bizim baktığımız yerden “bu işler” onların sandıkları gibi görünmüyor işte. Ve aslında “bu kadar rahat olunması” ayrı bir felaket  iman etmiş, kitabı tasdik etmiş bir adam için.

Her gün onlarca, yüzlerce çocuğun öldüğü veya öldürüldüğü, ölüme gönderildiği bir çağın mensupları olarak, ve olan her şeyin  her kötülüğün her zulmün ya da her hayrın şahitleri olarak “kim ne derse desin” bize düşen bu çığlığı atmak. Hem de en yüksek sesle. Ve “ey ahali, bu çocuklar ölmemeli” demek bize düşen. Biz bu ölümleri seyredenlerden olmamalıyız demek bir birimize. İşte biz bunu yapmaya çalışıyoruz yazdıklarımızla söylediklerimizle. Sesimiz bundan biraz yüksek çıkıyor, biraz kırıcı oluyor. Bundandır içimizdeki hüzün ve kahrın büyüklüğü. Ve bunu kimin nasıl anlamış olması da canımızı acıtmıyor artık, bu böyle biline.

Evet dedikleri gibi “bizim en çok yazdığımız, en çok gündeme taşıdığımız, en çok üstünde durduğumuz bu çocuk ölümleri, zalimler tarafından çocukların öldürülmesi, çocukların ölüme gönderilmesi. Ve dünyanın, insanlık aleminin, Müslüman aleminin buna seyirci kalıyor olması. Susmak canımızı acıtıyorsa ne yapabiliriz ki, yazıp söylüyoruz işte.

Daha iki gün önce “Suriye de atılan bomba sonucu  30  çocuk öldü, öldürüldü. Aynı gün ege denizinde aynı sayıya yakın çocuk denizde boğularak öldü.  Ve yine aynı sayının üstünde Marmara denizinde boğularak öldü çocuklar. Mustafa Koç’un ölümüne ağıt yakan efendilerin kalbini ağrıtmadı bu çocukların ölümleri, ölüme nasıl gönderildikleri.

Bize ne bunlardan? Deme hakkına sahip değiliz bir Müslüman olarak, bunu bilelim öncelikle. Gücümüzün yettiğince sesimizi yükseltmek durumundayız bu ölümlere. Gücümüzün yettiğince zalimlere direnmek zorundayız, yanlış yapanlara “yanlış yapıyorsunuz?” demek boynumuzun borcu, kardeşliği ve kitabı savunanlardan sak.

Hani bir zamanlar büyüklerimiz “yani dedelerimiz, bel ki babalarımız” karşılaştıkları çocuklara “vermek onları sevindirmek için” ceplerinde şeker taşırlar, ve karşılaştıkları her çocuğa  verirlerdi ya. Farkında mısınız? Artık kimse cebinde şeker filan taşımıyor bir çocuğu sevindirmek için. Bunun başka hiçbir sebebi yok, sadece merhametimiz azaldı, merhametimiz yok oldu, sevgimiz bitti yüreğimizde.

Ya da hani cami kürsülerinde, ve de minberlerde hep anlatılır ya. Bu anlatılanlar doğrusunda bizi çocukları sevmeye, çocuklara merhamet etmeye  çağırırlar ya kimi adamlar.

Bizde anlatalım o zaman. Peygamberimiz Muhammed Mustafa çocukları çok severdi. Ve bu konuda çok  bilgi  nakledilir bize. Öyle ki, sokakta oynayan çocukların kaç tane olduğunu, kimin çocuğu olduğunu, hatta saçının ve gözünün rengini bile bilir Muhammed Mustafa. Bir gün bu çocuklardan birinin oyunda olmadığını görünce çocuğun arkadaşlarına sorar “arkadaşınız nerede”? diye.

Aldığı cevap: Onun kuşu öldü  “ve çok üzgün olduğu için” evinden çıkmıyor, bizimle oynamıyor diyorlar.

Bu cevap karşısında “kuşu ölen” o çocuğun evine giden sevgili Peygamberimiz o çocuğu teselli  eder, ve ne söylenmesi gerekiyorsa söyler.

Şimdi çocukların kuşu ölmüyor. Çocukların kendi ölüyor, öldürülüyor, denizlerde ölmesi sağlanıyor. Çocukların anneleri babaları ölüyor, öldürülüyor. Çocuklar yalnız, çocuklar yetim ve annesiz babasız kalıyor, kendi ölmelerinden öteye.

Ve bütün bunlar zalim adamların alçak tutumlarının sonucu oluyor çağımızda. Yeryüzünde ne kadar zalim varsa bu suçun ortakları şimdi. Bu ortaklara alkış tutanlardan olmayalım diyedir bütün çığlığımız. Bundandır feryadımız bu alçak ölümler karşısında. Anlayanlara selam olsun.