MAĞDURLARIN DİLİNİ KULLANMAK.

Arkadaşlar ne demek  istemişler  ise, çok anlamadım. Anladığım kadarıyla “ben, yani bu yazıları, zaman zaman  kimi şiirleri” yazan olarak, yazdığım yazılarımda ve yine yazdığım şiirlerimde beni eleştiren “bu  arkadaşlara göre” aramızda yaşayan  mağdur insanların dilini kullanıyormuşum. Yoksulların, işsiz adamların, evine ekmek götüremeyen babaların “veya çocuğuna bir ayakkabı alamayan” annelerin, karın tokluğuna çalıştırılan  kızların, elektrik parasını ödemek için gece mesaisine çıkan kadınların dilini kullanıyormuşum onlara göre, ve belki de bana “sen bu işlerin tadını kaçırıyorsun” demek istemişlerdir kim bilir, hakkımda o eleştirileri yaparak.

Bu iki  eleştirmen  arkadaşlar  demişler ki,  aslında hem yazdığım yazılar, hem de şiirlerim “bir çok insanın” yazamayacağı, ve yazmaya cesaret edemeyeceği yazılar ve şiirlermiş, bu arkadaşlara göre. Evet  İki ayrı adam, iki ayrı  edebiyat dergisinde iki ayrı eleştiri yazısı yazarak “bizim mağdur edebiyatı” yaptığımızı söylemekle birlikte “belki gönlümüz olsun diye” iltifatlarını da eksik etmemişler. Yoksullar üstüne bunca yazmasak, bunca söz etmesek ayağı çıplak çocuklardan, ve yine bunca anlatmasak “bu ülkede kadını zulüm görüyor” diye yazılarımız, ve şiirlerimiz  “gerçekten” güzelmiş bu beyefendilere göre.

Hemen belirtelim bu arkadaşların, ne iltifatlarına, nede bize akıl sunmalarına “eyvallah” demeyiz. Ve onlar eleştiriyor diye, ya da kimilerinin canı sıkılıyor diye “kendimizce dert ve sevda edindiğimiz” o insanların yanında durmaktan, ve onları yazmaktan, yoksullardan söz etmekten, adaletsizlikten söz etmekten vaz geçen olacağız. Zira bir şehir baştan sona imar olsa, ve şehir ahalinin işi gücü olsa, yiyecek ekmeği tutacak işi olsa “ama aynı ahalinin içinde” beş on kişi bile mağdur olsa, çocukları aç olsa, evine ekmek götüremeyen babalar olsa, ayağı çıplak iki çocuk bile olsa “kusura bakılmasın” bizim duracağımız yer o mağdurların yanıdır, o babaların, ayağı yalın çocukların yanıdır. Ve çocuklarına bakmak için “orospuluk yapmak zorundayım” diyen kadının yanıdır.

Bu iki arkadaşın ayrı ayrı dergilerde hakkımızda yazdıkları gerçekler “yani mağdurların diliyle konuşmak (hem bu ne demekse) dedikleri şey” bizim asla vazgeçemeyeceğimiz, geçemeyeceğimiz gerçeğimizdir.

Ve bunun böyle olmasını Kuran öğretmiştir bize, Allah’ın (CC  hü) nün elçisi Hazreti  Muhammed öğretmiştir. Onun hayatından aldık ne aldıksa, ve Onun davrandığı gibi davranmaya çalışmaktır yapmak istediğimiz.

Ve yine bize “senin bildiklerini biz bilmiyor muyuz?” diyenler ile “yine” yazıp söylediklerimizden canı sıkılanlar ile de uğraşacak çok zamanımız yok bizim. Herkesin duyacağı bir sesle diyoruz ki  “insanlık, ülke  ümmet,  ümmetin çocukları kadınları erkekleri “yani hepimiz” bir yangının ortasındayız” ve hep birlikte yanıyoruz.

Ve biz sadece “yangın var!” diye sesimizi yükseltiyoruz, yapmaya çalıştığımız bu. Ve diyoruz ki “bu yangınların sebeplerinin”  içimizden  birilerinin dünya dolusu yiyip içmesi, ve başka birilerinin “akşama çocuklarıma nasıl iki ekmek götürürüm” diye çaresizlikler içinde kıvranıp durması. Aramızda kimileri firavunlar gibi yaşarken, başka birilerinin uykusuz sabahları etmesi çocuklarının karnını doyuramadığı için, veya ayağına bir ayakkabı alamadığı için.

Gelin bir daha okuyalım Maun suresini, veya benzer başka sure ve ayetleri. Eğer bu düzende, bu adaletsizlik içinde, bu çarpık sistemde “yanı başımızda” bazı insanlar, kimi çocuklar ve kimi kadınlar sefalet içinde yaşamaya direniyorlarsa “biz” bunun yanlış olduğunu söylemeye yazmaya devam ederiz. Selam olsun ümmetin derdini dert bilenlere. Selam olsun yetimlere sahip çıkanlara, yoksulları kollayanlara. Selam olsun hesap gününü için hazırlık yapanlara.

                                                                                                                                                                                                                                   Mehmet  KAYA