Yazıp söyleyeceklerimiz kimseleri üzmesin. Zira birileri üzülsün diye söylüyor değiliz bunları. Ama diyoruz ki “aziz insan” gelin bir daha kendimize dönelim, kendimizi sorgulayalım, gelin, bir daha kendimizi hesaba çekelim “hep” başkalarını çekmekten ise.
Sahi bizler “yani Müslüman ahaliden olanlar” çok mu akıllıyız, yoksa çok mu kurnaz. Eğer bunlardan birinin esiri değilsek, ve kendimizi de kandırmıyorsak “nasıl oluyor da” iman ettiğimiz dinden “işimize gelen yerleri alıyoruz da” işimize gelmeyen yerlerini görmezden geliyoruz söyleyebilir miyiz, veya biri sorsa “bu neden böyle?” diye izah edip anlatabilir miyiz?
Yoksa içi bom boş bahanelere sığınıp, kendimizi temize mi çıkarmaya çalışırız yine, çoğu zaman çoğu kişilerin yaptığı gibi? Yoksa “size göre” ben mi bazı şeyleri çok fazla mı büyütüyorum?
Konuya girersek.
Mesela gelin bu gün, bu yazıda “sadece” sünnete bakışımızı ele alalım, ve sünnet ile olan bağımız nasıl, onun üstüne konuşmaya çalışalım birlikte. Herkes bilir ki “sünnet denen işler” Peygamberimizin hayatında yaptığı işler, eylemler ve bize de “yaparsanız iyi olur, yaparsanız dininiz sağlam olur, yaparsanız iyi insanlardan olursunuz” dediği ameller, eylemler.
Yani sünnet “Allah’ın aziz elçisinin” hayatındaki her bir davranış, her bir eylem biçimi bildiğimize ve anlatılanlara göre. Ama onun ümmeti olduğunu söyleyen biz insanlar “bu sünnetlerin kimisini hayatımıza aldığımız, ve bunu yapmakla övündüğümüz halde” bu sünnetlerin çoğunluk bir kısmını “asla bilmek” ve ona göre davranmak, ona göre bir yolumuz olsun istemiyoruz. Hep diye geldik “bir kere daha diyelim” içinde oturduğumuz evler asla Muhammedi bir ev değil.
Mesela “sakal bırakmak, yakasız gömlek giymek, cübbe veya ferace giymek, suyu otururken içmek, abdest dualarını “ya da tuvalet adabını” bilmeyi ve uygulamayı sünnet sayarken, ve bu konuda kimi konulara dikkat kesilirken “ve hatta saçlarını uzatan bazı kardeşlerimiz” bunu sünnet olduğundan dolayı yaptıklarını söylerlerken “hatta bazı zengin efendilerin” israf dolu veya lüks yaşamlarına bahane bulmak adına “Allah kuluna verdiği nimeti kulunun üstünde görmek ister” bahanesiyle en şık en pahalı giyinmeyi sünnet diye yutturmaya çalışırlarken “”nasıl bir çürümüşlük ise” bize bazı maliyeti olan sünnetleri asla görmek bilmek istemiyoruz.
Mesela Allah’ın aziz elçisi “biriktirmeyi asla hoş karşılamazken” bazıları biriktirmeyi ibadet haline getirmiştir. Bir akşam Hazreti Bilal’in evine misafir olan “aziz elçi” bir tabakta gördüğü üç beş hurmanın ne olduğunu sormuş, ve hazreti Bilal’in “yarın misafir gelirse onlara ikram için ya Rasül” deyince “infak et ey Bilal, bu gün seni rızıklandıran Rabbinin yarın rızkını vermeyeceğini düşünme” demiştir. Bazılarına ço uçuk gibi gelen bu misal “el-hak” doğrudur. Zira Peygamberin hayatı bu misallerle doludur, ve o asla biriktiren biri değildi.
Elbette kimsenin malına ortaklardan değiliz, ve kimsenin ne yapmasını da söyleyerek “kendimizin mutlaka doğru bilgi sahibi” olduğunu iddia edenlerden de.
Ama diyoruz ki; Hani merhametimiz, hani şefkatimiz, hani yoksullara yardım etme, hani yetimlere yardım etme. Sahi bu hafta kaç yetimin saçını okşadı ellerimiz, kaç yetimin gönlünü alacak bir davranış içinde bulunduk bu hafta. Ya da kaç ihtiyaç sahibine birkaç ekmek, bir kutu şeker, bir paket çay aldık mesela.
Hani hep anlatılır ya, kuşu ölen bir çocuğun “çok üzüldüğünü duyan aziz elçi” o çocuğun evine kadar gidip o çocuğu teselli ettiği. Sahi sen veya ben, ve ya diğer kardeşlerimizden kaç kişi sokaklarımızda dolaşan yetimlerin evlerine uğradık, onlara “çok küçük bile olsa” hediyeler aldık. Yakınımızda veya uzağımızda olan akrabalarımızın kardeşlerimizin “ihtiyaç sahipleri olanlarına” bir ihtiyacın var mı diye sorduk? Bu davranışlar sünnet değil mi, bu davranışlar Peygamberin davranışı değil mi?
Ne çok yenildik dünyaya. Ne çok aldattık kendimizi “iyi adamlardanız” diye. Ne çok oynadık dinin aslıyla. Ne çok yalnız kendimizi düşünen adamlar olduk şimdiler de. Selam olsun “kardeşliği” yeniden inşa etmek için gayret gösterenlere.
Mehmet KAYA