ADINI VERMEK İSTİYORUM KARŞI TEPELERE.
Şimdi oturup yan yana soluklansak “ve sonra” sahi kardeş Amerika nere Suriye nere diye bir soru sorsak kendi kendimize. Ya da Rusya nere Suriye nere “ve bu ülkelerin halkı Müslüman olan Suriye de ne işi var?” desek.
Söyle bu sorunun bir cevabı var mı bizde. Ya da sözümüz var mı bir birimizi teselli edecek, bir birimize “üzülme kardeş!” diyecek bir sözümüz var mı? Sahi Amerika’nın ne işi var Suriye de, ya da Rusya’nın? Başka işlerimiz gibi, başka sorularımız gibi “bu soruların da cevabı yok” bizde. Kendi kendimize konuşup dursak da “kimse önemsemiyor” konuştuklarımızı. Ve şimdi her tarafından ayrı vurulan, her tarafından ayrı yaralanan, ve durmadan savrulan bir coğrafyanın “kaybetmiş” çocuklarıyız her birimiz. Bir birini sevmeyen çocukları, bir birine düşman olan çocukları “hem de” adı ümmet olan çocukları, kardeş olması kardeş gibi yaşaması söylenen çocukları Rabbimiz tarafından.
Hem de aynı dine iman ettiğini söyleyen, aynı kitaba inandığını söyleyen, aynı Peygambere “eyvallah” diyen topluluğun bireyleri. Sahi bu nasıl bir iştir hiç düşündük mü? Bu nasıl yenilmedik zalimlere, nasıl teslim olmaktır, ve nasıl inanmaktır? Cevabını verebilecek biri var mı içimizde?
Eğer bunun adını söyleyebilseydin sen, anlatabilseydin bütün bu olanların nedenlerini, birkaç kelam umuttan söz etseydin “yemin olsun” kimseye aldırmadan, kimseden çekinmeden, ya da başıma gelecek belaları düşünmeden “adını yazardım” karşı tepelere, adını yazardım şehirlerin girişlerine çıkışlarına. Bakın “bu adamın” sözünü dinleyin derdim.
Oysa ülke ahalisi olarak, bu şehirlerde yaşayanlar olarak, bu camilere gidenler olarak “hepimizin içinde” uzak bir yalnızlık. Kendi kalbimize bile uzak yaşan insanlarıyız çağın. Kendi akrabalarımıza, kendi annemize babamıza, kendi kardeşlerimize uzak yaşayanlarız nedense. Bundandır Şam şehrinin bize uzak oluşu. Bağdat şehrinin uzak oluşu bundandır. Kahire’nin uzak oluşu bundandır. Bundandır bir birimize uzak oluşumuz.
İman etmeyi “inandım demeyi” ciddiye almadığımızdan uzak oluşumuz vatanımızın bazı yerlerine. Suriye bütün Müslümanların vatanıdır, Türkiye de. Öyleyse neden sormaktan çekiniyoruz bir birimize “sahi Amerika’nın burada ne işi var?” diye.
Bundandır bin pare yaralarımız var her birimizin, acılarımız var kimselere söyleyemediğimiz, sahi bu nasıl bir anlamsızlık, bu nasıl bir aymazlık, bu nasıl bir sorumsuzluk ümmet için?
Bakarsak göreceğiz “Müslümanlar olarak” kendimize bile söyleyemediğimiz yenilgilerimiz var hayat karşısında. Ayrılıklarımız var dünya dolusu. Ve yollarımız var kendi içimizde “yine yolcusu” yalnız kendimiz olan. Ne çok korkar olduk bir birimizi sevmekten, bir birimizin elini tutmaktan, bir birimizin yanında olmaktan.
Kimse bilmese görmese de “herkesten sakladığımız, ya da saklamak zorunda kaldığımız” günahlarımız var uykularımızı kaçıran, tabi kaçırıyorsa. Keşke “uykuları” kaçanlardan bari olabilsek şimdilerde, rahatı kaçanlardan olabilsek. Başkalarında yok diye yediklerini azaltanlardan ya da. Nasıl yapabiliyor muyuz bunları? Ya da yapanların varlığından haberdar mısın?
Bakın bütün bunların böyle olması Peygamber ahlakıdır, oraya buraya çekmenin hiçbir faydası yok.
Ama nasıl bir anlayışsa, nasıl iman etmekse kitaba “her birimiz” ayrı bir yalnızız bu şehirlerde. Her birimizin yenilgisi ayrı, ve izahı çok zor. Ama kaybedeniyiz “bu hayatın” eğer iman ettiğimizi söyleyenlerdensek, hem de çok kaybedeni.
Bunca kalabalığın bir anlamı yok şimdi bizim için. İslam’ın ısrar etmesine rağmen yalnız kendimizi sevmeyi kendimizi kutsamayı, yalnız kendimiz için yaşamayı seçmişiz. Ve bu tercih asla İslam değil. Oysa hepimiz çok kötü sıkılıyoruz hangi eve sığınsak, ya da başımızı hangi kadının dizene koysak. Sıkılıyor insan, insan kendine yetmiyor çağımızda. İnsan kalbine saplanan bıçak yarası ile dolaşıp duruyor “altında” son model bir araba bile olsa, ama mutsuz, ama endişe içinde her daim.
Avuçlarımızdan azalıyoruz gün be gün. Avuçlarımızda zavallı umutlar “hiçbir yere” taşıyamadığımız. Umutlarımızdan azaldık biz, umutlarımızı bile kirletti zalimler. Avuçlarımız günah kuşatması altında. Ne dersek diyelim hepimiz unutulmuş adamlarıyız bu kentlerin. Unutulmuş ve kalpleri yara bere içinde. Artık hiçbir dua teselli etmiyor insanı, hiçbir yağmur merhamet taşımıyor gönüllerimize. Ve şimdi merhameti azalan merhameti azalan insanlarıyız çağın.
Kendine bile yalan söyleyen, kendini bile kandıran adamlarıyız işte. Ve bütün yenilgilerimiz yanı başımızda. Öyle değil mi sahi?
Mehmet KAYA