Göçmendi “yani Muhacirdi” ve Suriye’den geçen yıl gelmişti. Gerçi Afganistan gelmiş olsa da bir şey değişmiş olmayacaktı hayatında. Zira yeryüzünün her yerine gitmek zorunda kalan göçmenlerin her birinin ayrı bir acısı vardı yine kendi yüreklerinde. Çağın yorgun insanlarıydı bütün göçmenler dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar. Yazılı bir yasaları yoktu, ama onlar gitmek durumundaydılar kendi ülkelerinden, zira zalimlerin zulmünde yaşamak zordu, zordu ölümün gelmesini beklemek bile bile. Gitmeleri gerekirdi giderken cesetleri kıyıya vursa da.
Yanında kızları ve oğulları vardı, yüzüne bakmaya utandığı eşi de yanındaydı. Ve sen de gel dediler “gel senide” bizim toplantıya götürelim dediler, hocalarımızı kardeşlerimizi sende dinlersin dediler, sen de bir şey öğren dediler ne öğrenecekse.
Aç adam ne öğrenecekti ki? Nedense bu tür çağrıcılar “başka insanları” bir şey öğrenmeye, dine imana çağrılırlar da sofralarına çağrılmazlar. Gel bu akşam “bizim misafirimiz ol kardeşim” denmez bu adamlara. Ve bunların durumunda olan başka insanlara da. Ve ben bunları böyle gündeme taşıdım diye “bozguncuya” çıkar adım nedense.
Canı sıkkındı, ve kum brikette yapılmış iki odalı bir eve 500 lira kira veriyordu, ve daha kirasını da verememişti. İşte böyle bir zamanda ona “sohbetimize sen de gel” demişlerdi, komşularından birkaç kişi. Gel sende bizim hocalarımızı ağabeylerimizi dinle “bir şeyler öğrenirsin” demişlerdi.
Kendisi bir inşaata kalıp taşıyordu, ve karısı üçüncü sınıf bir lokantada bulaşık yıkıyordu, ve hallerine şükür ediyorlardı her daim bazı kereler çocukları aç yatağa girmiş olsa da. Kimi zaman işsiz kalsalar da Esat denen zalimin kurşunlarına hedef olup ölmekten iyiydi şimdi burası, en azından ölüm kokusu duymuyorlardı her saat. Bundan dolayı çocuklarını ölümden uzaklaştırmanın bir sevincini taşıyorlardı içlerinde karı koca.
Kim bilir nedendir komşuları “sende gel” deyince çok sevindi Suriyeli baba. Muhacir olarak geldiği bir ülkede ilk defa bir toplantıya çağrılmıştı. Acaba ne konuşulacak diye meraklanmadı da değil hani. En azından Müslüman kardeşleri onu bir sohbete bir toplantıya çağırmışlardı, sevindi.
Olacak ya: O akşam konuşmacı ve konuşmaya katkı sunanlar Medineli Ensarın Mekke’den hicret eden Muhacirlere nasıl davrandığını anlattılar. Medineli Ensarın Evlerini, bağlarını bahçelerini develerini koyun ve keçilerini “Mekke’den gelen Muhacirlerle” nasıl paylaştıklarını anlattılar hiç durmadan.
Ve Suriyeli Muhacir hep sevindi o akşam. Çok sevindi Allah’ım ne güzel kulların var diye.
Sandı ki kendisini de öyle kollayacaklar o konuşanlar. Sandı ki o konuşanlar da Medineli Ensar gibi davranacaklar kendilerine ve çocuklarına.
Ve sonra bir gün akşam olunca briket evinin kapısından içeri girdiği zaman karısı kızına “üşüme” diyordu. Üşüme hasta olursan ne yaparız bu gurbet ellerde diyordu. Ölürsen mezarını bile kaldıramayız kızım diyordu, ve sonra küçük oğluna.
Darılma oğul, darılma bana “bu ne iştir?” diye. Darılma yatağa aç gireceğin için, unutma ben bir anayım bütün anneler gibi, ve asla senin yatağa aç yatmana razı olmaz gönlüm.
Ama “ne yaparsın oğul” şimdi insanlar zalim, zalimler çok daha zalim, ülkemiz zalimlerin elinde, evlerimiz bağlarımız bahçelerimiz zalimlerin elinde.
Ve biliyor musun oğul. Artık gidecek bir Medine yok yeryüzüne, ve Medineli Müslümanlar da yok. Bundandır her gece “siz uyurken” benim deli divane ağlayıp durmalarım.
Sandılar ki o karı koca. Bir gün o konuşan kişiler, ya da onları dinleyenlerden bazıları evlerine gelecek ve soracaklar kendilerine “kardeşler bir ihtiyacınız var mı?” diye.
Oysa onlar hem yalancı, hem münafık, hem de kendilerini kandıran şarlatanlardı.
Biliyorum anlatılmak istenen anlatılamıyor, söylenmek istenen söylenemiyor, benim anlatamadığım söyleyemediğim gibi. Keşke söyleyebilseydik.
Mehmet KAYA