Bilerek başlığı uzun tutmadım. Ne bileyim kimileri başlığı uzun tutuyorsun filan diyorlar. Kulağıma geldi "yüzüme demedi ama" gazetenin editörü de, öyle diyormuş. Uzun başlıklar koyuyormuşum yazıların başlık kısmını. Elbette bir kastımız yok bu konuda, ama bazı başlıkların uzun olması lazım anlaşılması için. Su gibi, aşk gibi, şiir gibi, ekmek ve yoksulluk gibi işte.
Yazdıkların, söylemeye çalıştıkların uzun olsa ne çıkar, kısa olsa ne çıkar, eğer anlaşılmazsa. Başımıza ne geldiyse, bir birimizi anlayamadığımız için geldi.
Bir birimizi anlayamadık, anlamak için bir gayretimiz de olmadı. Herkes her şeyi ben bilirim havalarında günümüzde. Her kes, bir baş kaldırma sevdasında çağımızda. Bundandır göremez olduk yüzünü sevdiklerimizin, yaşadığımız şehirlerin yüzünü de.
Hele içimizden bazıları var ki, her şeyi onlar biliyorlar, kendilerini öyle sanıyorlar, ne hadlerini biliyorlar ne edepleri var, başka insanlara karşı. Ve onların bu tavrı "bütün kutsal kitaplar tarafından" şeytani bir tavır olarak anlatılmıştır ama, onlar bunu asla anlamak istemiyorlar.
Durmadan konuşuyorlar, durmadan yazıyorlar, durmadan orada burada görünmeye çalışıyorlar. Onlara göre, dini en iyi onlar biliyorlar, siyaseti en iyi onlar biliyorlar, en güzel yazıyı onlar yazıyorlar, en güzel konuşmayı onlar yapıyorlar, ve yine kendilerine göre "ahali en çok " onları seviyorlar, bu nasıl oluyorsa. Oysa bunların "bir çoğu" ne uzaklardan haberleri var, ne kitapların ne dediğinde. Sadece "benim" demeye ayarlamışlar kendilerini.
Dinde böyle, siyasette böyle, yazı da böyle, şiir de böyle. Ve böyle Belediye işlerinde bile. Ne yapalım zabıta memurlarının bile "bu şehir benden sorulur" demeye cesaret ettikleri bir ülke ülkemiz. Ama dünyanın en güzel ülkesi, dünyanın en bereketli kadınları bizim ülkemizin kadınları.
Neyse bunları boş verelim, gelin bu gün, başka bir yazı yazalım.
Mesela yazının başlığını uzun tutmuş olsaydım diyecektim gibi "Bu gün başka şeyler yazalım, şiire benzesin" filan.
Sahi sen ne zaman "en son" güneşin doğuşunu izledin? Hani sabahları her yer turuncu gibi oluyor ya, o kısmını demek istedim. Veya ne zaman, eşinin sevgilinin gözlerinin içine bakarak "seni seviyorum", gözlerin çok güzel, gözlerin bir ışık yığını filan dedin?
Dememiz gerekmiyor mu, sence? Buna ihtiyacımız yok mu, karşılıklı?
Bunları yapamıyorsak başka yaptıklarımızın bir kıymeti olur mu? Paranın servetin kıymeti olur mu? Aşktan söz etmenin bir değeri olur mu? Bir sabah bilerek, ve özenerek güneşin doğuşunu izlemiyorsan ve "Allah'ım sen ne büyüksün" demiyorsan nasıl yakın olunur Tanrıya?
Mesela bir şiir okumayı düşündün mü, bu sabah. Aklına düştü mü, kuşlara yem atmak. Benim de hikayelerim olsun diye aklından geçti mi, ya da?Can evine biriken acıların var mı, seninde? Varsa kime demek istersin, bu acılarının varlığını? Böyle biri var mı, sana yakın olan?
Bu sabah daha bir mavi, daha bir sıcak selam vereyim komşuya dedin mi?
Veya bu gün, arabamı kullanmadan işe gitmeliyim, dedin mi, keşke diyebilseydin. Keşke sokaklar da, öyle özgürce yürümenin tadına varmak isteseydin.
Ya da "ey kafirler Türkiye benim ülkemdir!" siz ne yaparsanız yapın, bu ülkeye bir şey olmaz diye düşündün mü?
Mesela neden aklına düşmez, Müslüm Gürsesten bir şarkı dinlemek, veya Sezen Aksu'dan.
Unutma bu insanlar bizim toprağımızın sesi, çaresiz zamanlarımızın, aşk zamanlarımızın sesi. Öfkelerimizin umutlarımızın sesi bu insanlar.
Aldırma kimilerinin ne dediğine. Şarkılarına türkülerine aşığız biz bu ülkenin, Toprağının kokusuna, kadınlarının manilerine aşığız, öyle olmamız gerekiyor. Bütün bunların güzelliğinden "bu ülkeye" kafirlerin düşman oluşu. Yine diyeceklerimizi diyemeden sona geldik. Daha ötesini sen söyle. Sen yaz daha ötesini. Seni seviyorum ey insan.